Yalnızlığın Gölgesinde: Kamuran’ın Sessiz Çığlığı
“Kamuran, yine mi pencerenin önündesin? İnsan biraz kendine bakar, bir çay demler, bir iş yapar!” Annemin sesi, sabahın sessizliğini bıçak gibi kesti. O an, elimdeki eski danteli bırakıp pencerenin buğusuna parmağımla rastgele şekiller çizmeyi bıraktım. Gözüm, karşı komşumuz Meryem ablanın evine takıldı; içeriden çocuk sesleri yükseliyordu. İçimden bir sızı geçti. Benim evimde ise sadece annemin ve babamın ağırlaşan nefesleri vardı.
Kardeşlerim, Ayşe ve Zeynep, çoktan evlenip gitmişti. Ayşe Bursa’da, Zeynep ise Eskişehir’deydi. Onların evlerinde çocuk kahkahaları yankılanırken, ben Kamuran olarak hâlâ Kameni’deki eski aile evinde kalakalmıştım. Herkesin dilinde aynı cümle: “Kamuran’a da bir kısmet çıkmadı gitti.” Sanki bu benim suçummuş gibi. Oysa ben de isterdim bir yuva kurmayı, çocuk sahibi olmayı. Ama kader mi, şanssızlık mı, yoksa annemin dediği gibi “fazla seçicilik” mi bilmiyorum; yıllar geçti, ben burada kaldım.
Bir gün, annemle mutfakta patates soyarken konu yine açıldı. “Bak kızım,” dedi annem, “Senin yaşında ben iki çocuk annesiydim. İnsan yalnız kalınca hayatı zor oluyor.” Sustum. Ne diyebilirdim ki? Babam ise her zamanki gibi sessizdi ama bakışlarıyla sanki ‘Senin yüzünden bu evde hâlâ huzur yok’ der gibiydi.
O akşam, Ayşe aradı. “Abla,” dedi, “Yarın çocukların doğum günü var, gelsen ne güzel olurdu.” İçimden gitmek geçti ama annem hemen atıldı: “Babanın tansiyonu var, ben de dizlerimden rahatsızım. Sen gidemezsin.” Yine sustum. Sanki benim hayatım sadece onların ihtiyaçlarına adanmıştı.
Kasabada herkes birbirini tanır. Marketten dönerken arkamdan fısıldaşan kadınları duydum: “Kamuran hâlâ evde. Yazık vallahi.” Bir başkası: “Belki de gönlü birinde kaldı da söylemiyor.” Oysa gönlümde kimse yoktu; sadece kırık dökük umutlarım vardı.
Bir gece, babam hastalandı. Ambulans çağırdık. Hastanede sabaha kadar başında bekledim. O an anladım ki; ben bu evde sadece bir kız çocuğu değil, aynı zamanda anne-babamın bakıcısı olmuştum. Kardeşlerim uzakta; her şey bana kalmıştı.
Bir sabah, Zeynep aradı: “Abla, sen de biraz kendine bak. Annemler sana yük olmasın.” Yutkundum. “Kolay mı Zeynep?” dedim. “Burada her şey bana bakıyor. Siz uzaktasınız, bir derdim olsa kime anlatacağım?”
Bir gün kasabaya yeni biri taşındı: Mahir. 40’larında, dul ve bir kızı varmış. Annem hemen heyecanlandı: “Bak Kamuran, Mahir iyi adama benziyor. Belki bir şans…” İçimde bir umut kıpırdadı ama sonra Mahir’in annesiyle konuşmasını duydum: “O kız yaşını geçti artık, genç biriyle evlenmek varken niye dul biriyle uğraşsın?” Yine sustum.
Geceleri pencereden dışarı bakarken kendi kendime soruyorum: Ben ne zaman kendi hayatımı yaşayacağım? Hep başkalarının mutluluğu için mi yaşayacağım? Bir gün cesaretimi topladım ve anneme dedim ki: “Anne, ben de insanım. Benim de hayallerim var.” Annem gözlerini kaçırdı: “Biz senin iyiliğini istiyoruz kızım.”
Bir akşam babamla otururken bana döndü: “Kamuran, biz ölünce sen ne yapacaksın?” O an içime bir korku düştü. Gerçekten de ne yapacaktım? Kardeşlerim kendi hayatlarında; ben ise burada kök salmış bir ağaç gibi kalakalmıştım.
Bir gün kasabada bir iş ilanı gördüm: Halk Eğitim’de dikiş kursu hocası aranıyor. Cesaretimi topladım ve başvurdum. İlk gün çok heyecanlandım; kadınlar bana biraz mesafeli davrandı ama zamanla aramızda dostluk oluştu. Orada kendimi yeniden buldum sanki; yıllardır unuttuğum gülümsememi hatırladım.
Kursun sonunda kadınlardan biri bana sarıldı: “Kamuran Hanım, siz olmasaydınız bu kadar güzel işler çıkaramazdık.” O an anladım ki; insan sadece evlenerek ya da çocuk sahibi olarak değil, başkalarına dokunarak da hayatını anlamlandırabiliyor.
Ama akşam eve dönünce yine aynı sessizlik… Annem kursa gitmemden hoşlanmıyor: “Evde iş bitmedi ki sen dışarıda gezip duruyorsun.” Babam ise sessizce başını sallar.
Bir gece kardeşlerimle telefonda tartıştık. Ayşe dedi ki: “Abla, sen de biraz cesur olsan ya! Hayatını değiştirmek senin elinde.” Ama kolay mı? Yılların alışkanlığı, kasabanın dar sokakları ve insanların bakışları…
Bir gün Mahir’in kızı kursa geldi. Bana sarıldı: “Teyze, annem öldüğünden beri kimse bana böyle güzel şeyler öğretmedi.” O an gözlerim doldu; belki de hayat bana başka bir yol çizmişti.
Yıllar geçti; annem hastalandı, babam vefat etti. Evde tek başıma kaldım ama artık korkmuyordum. Kurslar büyüdü; kadınlar bana abla dediler, sırlarını paylaştılar.
Şimdi pencereden dışarı bakarken içimde buruk bir huzur var. Belki evlenemedim, belki çocuklarım olmadı ama birçok kadının hayatına dokundum.
Bazen düşünüyorum: Toplumun bize biçtiği rolleri sorgulamadan kabul etmek zorunda mıyız? Herkesin mutluluğu aynı mı olmalı? Sizce insan kendi yolunu seçmeye cesaret edebilir mi?