Kırık Hayallerin Gölgesinde: Bir Aşkın ve Hayatın Hikayesi
“Eğer biraz daha zengin olsaydın, belki de sana aşık olabilirdim…”
Bu cümle, Zeynep’in gözlerinde bir anlığına beliren o gölgeyle birlikte, içimde yankılandı. O an, İstanbul’un kalabalık bir kafesinde, yağmurlu bir akşamüstüydü. Masamızda iki çay, bir de benim kırık kalbim vardı. Zeynep’in sesi titrek ama kararlıydı. Gözlerini kaçırdı benden, sanki söylediklerinin ağırlığı onu da ezmişti.
“Bunu söylemek zorundaydım, Murat,” dedi. “Biliyorum, belki bencilce ama… Annemler de böyle düşünüyor. Sen iyi birisin ama… Hayat zor.”
O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki yıllardır ördüğüm umutlarım, tek tek sökülüyordu. Zeynep’i ilk gördüğüm günü hatırladım; üniversitenin bahçesinde, elinde kitaplarıyla gülümsemişti bana. O gülüşte hayat bulmuştum. Şimdi ise o gülüşün yerini, endişe ve beklenti almıştı.
Babamın sesi kulaklarımda çınladı: “Oğlum, adam olacaksan ya doktor olacaksın ya mühendis. Yoksa kimse yüzüne bakmaz.” Ben ise hayallerimin peşinden gitmek istemiştim; edebiyat okumak, yazmak… Ama ailemin baskısıyla işletme okudum. Mezun olduktan sonra ise iş bulmak kolay olmadı. Birkaç yıl boyunca çeşitli işlerde çalıştım; bazen bir çağrı merkezinde, bazen bir kargo şirketinde. Her seferinde annem telefonda sorardı:
“Ne zaman düzgün bir iş bulacaksın Murat? Bak, komşunun oğlu bankada müdür olmuş.”
Zeynep’le ilişkimiz de bu baskıların gölgesinde büyüdü. Onun ailesi varlıklıydı; babası emekli albay, annesi eski öğretmen. Onlar için prestij her şeydi. Zeynep bana hep destek olmaya çalıştı ama zamanla onun da sabrı tükendi. Bir gün bana şöyle dedi:
“Murat, ben seni seviyorum ama… Hayatımızı nasıl kuracağız? Annem her gün soruyor; ‘Ne iş yapıyor bu çocuk?’ diye. Ben de cevap veremiyorum.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendimi yetersiz hissettim. Sabah işe giderken yolda kendi kendime konuştum:
“Belki de Zeynep haklı… Ben ne başardım ki şimdiye kadar?”
Bir gün iş yerinde müdürüm, Selim Bey, beni odasına çağırdı. Yüzünde ciddi bir ifade vardı.
“Murat, performansından memnunuz ama şirket küçülmeye gidiyor. Seni çıkarmak zorundayız.”
O an dünya başıma yıkıldı. Eve dönerken yağmur yağıyordu; sanki gökyüzü de benimle ağlıyordu. Eve vardığımda annem kapıda karşıladı:
“Ne oldu oğlum? Suratın asık.”
“İşten çıkarıldım anne.”
Annem bir an sustu, sonra gözleri doldu:
“Bak oğlum, ben sana demedim mi? Keşke babanın lafını dinleseydin.”
O gece Zeynep’i aradım. Sesim titriyordu:
“Zeynep, işten çıkarıldım.”
Uzun bir sessizlik oldu telefonda. Sonra Zeynep’in sesi geldi:
“Murat… Bilmiyorum ne diyeceğimi. Annemler zaten çok baskı yapıyor. Belki biraz ara vermeliyiz…”
O an içimdeki umut tamamen söndü. Günlerce evden çıkmadım. Babam her gün odama gelip:
“Oğlum, adam gibi bir iş bulana kadar bu evde sana huzur yok!”
diyordu.
Bir gece dayanamadım, Zeynep’e mesaj attım:
“Benimle gurur duyacağın biri olamadım. Hakkını helal et.”
Cevap gelmedi.
Aylar geçti. Bir gün eski arkadaşım Emre aradı:
“Murat, bizim mahallede bir kütüphane açıldı. Orada gönüllü arıyorlar. Gelmek ister misin?”
İlk başta tereddüt ettim ama sonra kabul ettim. Kütüphanede çocuklara kitap okudum, gençlerle sohbet ettim. İlk defa kendimi bir işe yarar hissettim. Orada tanıştığım insanlar bana umut verdi.
Bir gün kütüphanede yaşlı bir amca yanıma geldi:
“Oğlum, senin gibi gençlere ihtiyacımız var bu ülkede. Para her şey değil.”
O sözler içimi ısıttı. Yavaş yavaş kendime güvenim geri geldi.
Bir gün Zeynep’i sokakta gördüm; yanında takım elbiseli biri vardı. Göz göze geldik ama konuşmadık. O an anladım ki bazı şeyler için ne kadar çabalarsan çabala yetmiyor.
Şimdi kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyorum. Hala zengin değilim, hala prestijli bir işim yok belki ama en azından kendime saygım var.
Bazen geceleri pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken kendi kendime soruyorum:
“Gerçekten mutluluk para ve prestijde mi saklı? Yoksa insanın kendiyle barışık olması mı önemli?” Sizce hangisi? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın…