Bir Akşamüstü Yürüyüşü: Ofisteki Sessizliğin Ardındaki Fırtına
“Yine mi geç kaldın, Cem?” Annemin sesi, mutfağın kapısından sızan ışık gibi ince ve sitemkârdı. Kapıdan içeri adımımı attığımda, ayakkabılarımı çıkarmadan önce bile üzerime sinen o yorgunluk, annemin bakışlarında iki katına çıkıyordu. “İşten çıktım anne, trafik vardı,” dedim, ama biliyordum ki bu bahaneyi artık yemiyordu. Babam televizyonun karşısında sessizce oturuyordu; gözleri ekranda ama aklı başka yerdeydi. Eşim Zeynep ise mutfakta tabağa yemek koyarken bile bana bakmamayı tercih ediyordu. Son zamanlarda aramızdaki mesafe, İstanbul’un trafiğinden bile daha geçilmez olmuştu.
Ofiste ise hayat daha da tekdüzeydi. Muhasebe departmanında çalışıyordum; günlerim rakamlar, tablolar ve bitmek bilmeyen raporlarla geçiyordu. Çoğu mesai arkadaşım kadınlardı ve genellikle kendi aralarında sohbet ederlerdi. Ben ise ya bilgisayar ekranına gömülür ya da öğle aralarında köşedeki çay ocağına kaçardım. Arkadaşlarımın çoğu evli ve çocuklu olduğu için akşamları buluşmak neredeyse imkânsızdı. Hayatım, ev ile iş arasında sıkışıp kalmıştı.
Bir gün, yeni başlayan bir iş arkadaşı geldi: Elif. Kısa saçlı, gözlerinde sürekli bir merak parıltısı olan, gülümsemesiyle ortamı ısıtan biri. İlk günlerde fazla konuşmadık; sadece iş gereği birkaç kelime. Ama bir akşamüstü, herkes ofisten çıkmaya hazırlanırken yanıma yaklaştı. “Cem Bey, bugün biraz erken çıkacağım. Siz de çıkıyor musunuz?” dedi. Şaşırdım; genelde kimse bana böyle bir şey sormazdı. “Evet,” dedim, “birlikte çıkabiliriz.”
Asansörde sessizlik vardı. Elif’in çantası omzunda sallanıyor, ben ise ellerimi cebime sokmuş, ne konuşacağımı bilemeden bekliyordum. Kapıdan çıktığımızda hava serindi; Nisan’ın son günleri… Elif birden durdu: “Biraz yürüyelim mi? Hava güzel.”
İçimde bir huzursuzluk hissettim ama kabul ettim. Belki de uzun zamandır biriyle samimi bir sohbet etmemiştim. Yürümeye başladık; yol boyunca Elif bana çocukluğundan bahsetti, Ankara’dan İstanbul’a taşınmanın zorluklarını anlattı. Ben ise dinledim; arada sırada başımla onayladım.
Bir süre sonra konu ailelere geldi. “Evli misiniz?” diye sordu Elif. “Evet,” dedim kısaca. “Çocuğunuz var mı?” “Yok.”
Elif sustu bir süre. Sonra derin bir nefes aldı: “Ben de nişanlıydım aslında… Ama olmadı.” Gözleri doldu; ben ne diyeceğimi bilemedim. “Bazen insan en yakınındakine bile yabancılaşabiliyor,” dedi sessizce.
O an kendi evliliğim aklıma geldi. Zeynep’le son zamanlarda neredeyse hiç konuşmuyorduk. Akşamları televizyon karşısında sessizce yemek yiyor, sonra herkes kendi köşesine çekiliyordu. Birlikte geçirdiğimiz o güzel günler sanki başka bir hayata aitti.
Elif’in sesiyle kendime geldim: “Cem Bey, siz mutlu musunuz?”
Bir an durdum. Bu soruya cevap vermek zordu. Mutlu muyum? Hayatımda her şey yolunda gibi görünüyordu; düzenli bir işim, güzel bir evim vardı. Ama içimde bir boşluk…
“Bilmiyorum,” dedim sonunda. “Bazen her şey çok sıradan geliyor.”
Elif başını salladı: “Ben de öyle hissediyorum.”
O akşam yürüyüşü beklediğimden uzun sürdü. Sahile kadar indik; martılar bağırıyor, deniz hafifçe dalgalanıyordu. Elif bir banka oturdu; ben de yanına geçtim.
“Hayat bazen insanı hiç beklemediği yerlere sürüklüyor,” dedi Elif. “Ben buraya gelirken yeni bir başlangıç yapacağımı sanmıştım ama geçmiş peşimi bırakmıyor.”
Bir süre sustuk; sadece dalga sesleri vardı.
Eve döndüğümde Zeynep salonda oturuyordu; elinde telefon, yüzünde yorgun bir ifade. Yanına oturdum; ilk defa uzun zamandır ona bu kadar yakın hissettim kendimi.
“Zeynep,” dedim sessizce, “biraz konuşabilir miyiz?”
Başını kaldırdı; gözlerinde şaşkınlık vardı.
“Ne oldu Cem?”
“Bilmiyorum… Sadece… Son zamanlarda birbirimizden çok uzaklaştık gibi geliyor.”
Zeynep derin bir nefes aldı: “Evet… Ben de hissediyorum.”
O gece uzun uzun konuştuk; geçmişimizi, hayallerimizi, korkularımızı… Elif’le yaptığım yürüyüş bana cesaret vermişti; belki de hayatıma dışarıdan bakan biriyle konuşmak gerekiyordu.
Ertesi gün ofiste Elif’le karşılaştık. Gülümsedi: “Dün için teşekkür ederim.”
“Ben de teşekkür ederim,” dedim içtenlikle.
O günden sonra hayatımda bazı şeyler değişmeye başladı. Zeynep’le daha çok konuşuyor, birlikte vakit geçiriyorduk. Ofiste ise Elif’le aramızda sessiz bir dostluk oluştu; bazen öğle aralarında kısa yürüyüşler yapıyor, hayattan konuşuyorduk.
Ama hâlâ içimde bir soru var: İnsan gerçekten mutlu olmayı seçebilir mi? Yoksa bazen sadece alışkanlıklarımızın içinde kaybolup gitmeye mi mahkûmuz?
Sizce insan hayatında gerçekten yeni bir sayfa açabilir mi? Yoksa geçmişin gölgeleri hep peşimizi bırakmaz mı?