Komşumun Çocuğu Benim Sorumluluğum Değil: Yeter Demek Neden Bu Kadar Zor?
“Yine mi Elif?” diye içimden geçirirken, kapının tokmağına vuran küçük yumruğun sesiyle irkildim. Sofrada üç kişiyiz: ben, eşim Zeynep ve oğlum Mert. Tabaklara pilavı paylaştırırken, Zeynep’in gözleriyle bana sorduğu soruyu duyar gibiyim: “Ne yapacağız?”
Kapıyı açtığımda Elif’in gözleri yerde. “Annem dedi ki, bugün de sizde yiyebilir miyim?”
Bir an duraksadım. Elif’in annesi Ayşe Hanım, son zamanlarda neredeyse her akşam kızını bize gönderiyor. Başta bir iki defa olunca, “Çocuk aç kalmasın,” dedim. Ama bu artık alışkanlık oldu. Kendi evimizde bile zor geçiniyoruz; market fiyatları uçmuş, faturalar birikmiş. Ama Elif’in masum bakışlarıyla karşılaşınca, “Hayır,” demek dilimin ucunda donup kalıyor.
“Tabii kızım, gel bakalım,” dedim yine. Zeynep’in iç çekişini duydum. Mert ise tabağındaki köfteyi Elif’le paylaşmak istemediği için suratını astı.
Yemek boyunca sessizlik hâkimdi. Elif’in iştahla yediğini görünce içimde bir burukluk oluştu. Bir yandan ona acıyor, bir yandan da Ayşe Hanım’a öfkeleniyordum. Kendi çocuğumun tabağını küçültmek zorunda kalırken, başkasının çocuğuna bakmak neden benim görevim oluyordu?
Yemekten sonra Zeynep mutfağa çekti beni.
“Böyle devam edemez, Ali,” dedi fısıltıyla. “Bizim de bir sınırımız var. Mert’in morali bozuluyor, ben de artık huzursuzum.”
Haklıydı. Ama Ayşe Hanım’la aramızda yıllardır süren bir komşuluk vardı. Onunla kavga etmek istemiyordum. Mahallede laf olurdu, insanlar arkamızdan konuşurdu. Hele ki Ayşe Hanım’ın kocası geçen sene evi terk ettiğinden beri, kadıncağız iyice yalnız kalmıştı.
O gece uyuyamadım. Kafamda binbir düşünce: “Ya Elif aç kalırsa? Ya Ayşe Hanım bana darılırsa? Ya mahallede ismimiz çıkar?”
Ertesi gün markete giderken Ayşe Hanım’la karşılaştım. Yüzünde yorgun bir ifade vardı.
“Ali Bey, kusura bakmayın, yine kızımı size gönderdim dün akşam. İşten geç çıktım, yemek yapamadım,” dedi mahcupça.
Bir şey diyemedim. Sadece başımı salladım ve yoluma devam ettim. Eve dönerken elimdeki poşetlere baktım; her şeyin fiyatı iki katına çıkmıştı. Kendi evime yetemiyorken başkasına nasıl yetebilirdim?
Akşam yine aynı sahne: Kapı çalındı, Elif geldi. Bu defa Zeynep daha sert baktı bana.
“Ali, bu işin sonu yok,” dedi sofradan kalkarken.
Mert ise “Baba, neden hep Elif geliyor? Benim arkadaşlarım da gelsin mi?” diye sordu safça.
O an içimde bir şeyler koptu. Çocuklar arasında adalet duygusu ne kadar hassastı! Mert’in gözlerinde kırgınlık gördüm.
O gece karar verdim: Artık yeterdi. Ertesi gün Ayşe Hanım’a gidip konuşacaktım.
Sabah kapısını çaldım. Ayşe Hanım kapıyı açınca gözleri doldu; belli ki o da zor durumdaydı.
“Ayşe Hanım,” dedim titrek bir sesle, “Elif’i çok seviyoruz ama bizim de durumumuz malum… Her akşam yemek vermek bizi zorluyor.”
Kadıncağız bir anda ağlamaya başladı.
“Biliyorum Ali Bey… Ama ne yapayım? İşten gelince yorgun oluyorum, bazen param da yetmiyor… Elif’i aç bırakmak istemiyorum.”
O an vicdanımla öfkem arasında sıkışıp kaldım. Bir yanda kendi ailemin huzuru, bir yanda komşuluk ve insanlık…
“Bakın Ayşe Hanım,” dedim, “Size yardım etmek isteriz ama sürekli bu şekilde olmaz. Belki başka bir çözüm bulabiliriz? Mahallede yardım toplayabiliriz ya da belediyeye başvurabiliriz.”
Ayşe Hanım başını salladı ama gözleri hâlâ yaşlıydı.
O gün eve döndüğümde Zeynep’e anlattım olanları.
“Belki de en doğrusu buydu,” dedi Zeynep. “Ama içim hiç rahat değil.”
Ben de rahat değildim. O günden sonra Elif birkaç gün gelmedi. Mert eski neşesine kavuştu ama ben her akşam sofrada bir eksiklik hissediyordum.
Bir hafta sonra Ayşe Hanım kapımı çaldı; elinde bir tabak börek vardı.
“Ali Bey, kusura bakmayın… Size yük oldum biliyorum. Ama iyi ki söylediniz; mahallede birkaç kişiyle konuştum, bana iş bulmamda yardımcı oldular.”
O an hem rahatladım hem utandım. Belki de bazen sınır koymak sadece kendimizi değil, karşımızdakini de harekete geçiriyordu.
Şimdi düşünüyorum da… Acaba siz olsanız ne yapardınız? Komşuluk mu önemli, yoksa kendi ailenizin huzuru mu? Vicdan mı ağır basmalı, yoksa sınırlar mı? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın; belki de yalnız olmadığımı görürüm.