“Sen Güzel Değilsin!” — Üç Yıl Sonra Gelen Bir Cümleyle Dağılan Hayallerim

“Sen aslında güzel değilsin, Elif.”

Bu cümle, üç yıl boyunca aynı yastığa baş koyduğum adamın ağzından döküldüğünde, elimdeki çay bardağı masaya çarptı ve ince bir çatlak sesiyle sustu. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Annem mutfakta börek açarken, babam televizyonun sesini biraz daha açtı; sanki duymamış gibi. Ama ben duydum. Hem de iliklerime kadar.

O sabah, her zamanki gibi kahvaltı hazırlamıştım. Murat’ın sevdiği zeytinli poğaçadan koymuştum tabağına. Göz göze gelmemeye çalışıyordu. Sonra birden, sanki içindeki birikmiş her şeyi dökmek ister gibi, o cümleyi söyledi: “Sen aslında güzel değilsin.”

Bir an sustum. Dilim damağım kurudu. “Ne dedin?” diyebildim sadece. Gözlerini kaçırdı, omuzlarını silkti. “Yani… Bilmiyorum, belki de baştan beri böyleydi. Sadece söylemek istedim.”

O an, üç yıl boyunca bana söylediği tüm güzel sözler, birlikte gittiğimiz sinemalar, yağmurlu akşamlarda sarılarak izlediğimiz diziler bir anda anlamını yitirdi. Annemin sesi mutfaktan geldi: “Elif, kızım, çayını iç soğumasın.”

Çayım soğumuştu zaten. İçimdeki her şey gibi.

O gün Murat işe gittiğinde, annemin yanına oturdum. Gözlerim dolmuştu ama ağlamadım. Annem yüzüme baktı, bir şeylerin ters gittiğini anladı. “Ne oldu kızım?” dedi. “Bir şey yok anne,” dedim, “sadece biraz yorgunum.”

Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Kendime aynada baktım uzun uzun. Gözlerimin altındaki morluklara, alnımdaki çizgilere… Güzel miydim gerçekten? Yoksa Murat’ın dediği gibi sıradan mıydım? O an, yıllardır içime işleyen o toplumsal güzellik baskısını hissettim. Hep başkalarının gözünde güzel olmaya çalışmıştım. Saçımı boyamıştım, kilo vermiştim, makyaj yapmıştım… Ama yetmemişti demek ki.

Akşam Murat eve geldiğinde sessizdi. Ben de öyleydim. Yemeği birlikte yedik ama neredeyse hiç konuşmadık. Sonra birden patladım:

— Neden böyle bir şey söyledin?

Başını kaldırdı, gözlerinde suçluluk yoktu.

— Gerçekleri söylemek istedim sadece. Belki de birbirimize fazla alıştık.

— Alışmak kötü mü?

— Bilmiyorum Elif… Belki de başka birini istiyorum artık.

O an anladım ki mesele güzellik değilmiş; mesele alışkanlıkların ağırlığıymış. Murat başka birini istiyordu artık. Ben ise onun gözünde solmuş bir çiçek gibiydim.

O gece anneme her şeyi anlattım. Ağladım, içimi döktüm. Annem saçımı okşadı:

— Kızım, insanın güzelliği dışarıda değil, içindedir. Senin kalbin güzel. Ama bazen insanlar kör olur.

Babam ise sessizce yanımıza geldi:

— Elif, hayat bazen insanı sınar. Ama unutma, kimse kimsenin aynası değildir.

Ertesi gün Murat’la konuştuk. Ayrılmak istediğini söyledi. Eşyalarını topladı, sessizce çıktı evden. Kapının kapanma sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor.

Sonraki günler zor geçti. Herkesin dilinde aynı cümle: “Ne oldu size? Neden ayrıldınız?” Mahalledeki komşular fısıldaşıyordu: “Elif’in suçu neydi ki?”

Bir gün eski arkadaşım Zeynep aradı:

— Elif, iyi misin?

— İyi değilim Zeynep… Kendimi çok değersiz hissediyorum.

— Saçmalama! Senin değerini bir adam belirleyemez ki! Hatırlıyor musun üniversitede neler başardığını? O zamanlar da kimseye aldırmazdın.

Zeynep’in sözleri bana güç verdi. Kendime dönüp bakmaya başladım. Yavaş yavaş yeniden nefes almaya başladım. İşe geri döndüm, eski hobilerime sarıldım. Annemle uzun yürüyüşlere çıktık, babamla satranç oynadık.

Ama geceleri yalnız kaldığımda Murat’ın o cümlesi beynimde yankılanıyordu: “Sen aslında güzel değilsin.”

Bir gün aynanın karşısına geçtim ve kendime baktım:

— Elif, sen kimsin?

Gözlerimde yaşlarla gülümsedim:

— Ben Elif’im… Güzel olup olmamam önemli değil; önemli olan kendimi sevmem.

Şimdi düşünüyorum da… Bir insanı gerçekten sevmek için önce kendimizi sevmemiz gerekmiyor mu? Başkalarının gözünde güzel olmasak da kendi içimizde parlayabilir miyiz?

Siz hiç birinin sözüyle kendinizi değersiz hissettiniz mi? Yoksa gerçek güzellik sizce nerede saklı?