Bir Fırtına Gecesi: Elif’in Doğum Hikayesi ve Hayatla Mücadelesi

“Anne, ne olur gitme! Korkuyorum!” diye bağırdı küçük kızım Zeynep, kapının önünde ağlarken. O an, içimdeki sancı birden şiddetlendi. Kocam Murat, iş seyahatindeydi; annem ise köydeki hasta teyzeme bakmak için gitmişti. İstanbul’da, o eski apartman dairesinde, fırtınanın uğultusu camları titretiyordu. Elektrikler kesilmişti. Telefonumun şarjı bitmek üzereydi. Ve ben, ikinci çocuğuma hamileydim; doğuma daha iki hafta vardı.

Ama hayat plan yapmaz, başına ne geleceğini asla bilemezsin. O gece sancılarım başladı. Önce hafifti, sonra dayanılmaz bir hâl aldı. Zeynep’in gözyaşlarını silip ona sarıldım. “Korkma kızım, ben buradayım,” dedim ama içimdeki korku daha büyüktü. Komşumuz Ayşe Abla’ya ulaşmaya çalıştım ama telefon çekmiyordu. Fırtına yüzünden yollar kapanmıştı, ambulans çağıramazdım.

Birdenbire, annemin sesi kulaklarımda yankılandı: “Elif, güçlü ol kızım. Kadınlar her zorluğun üstesinden gelir.” Ama ben o an kendimi hiç güçlü hissetmiyordum. Zeynep’in elini tuttum, “Bana yardım etmen gerek,” dedim titreyerek. O küçücük elleriyle bana su getirdi, havlu getirdi. Sancılar sıklaştıkça zaman kavramımı yitirdim.

Bir ara kapı şiddetle çaldı. Korkuyla kapıya koştum; karşı komşumuz Emine Hanım’dı. “Kızım iyi misin? Bağırışlarını duydum!” dedi telaşla. Gözlerim doldu, “Doğuruyorum galiba…” dedim kısık bir sesle. Emine Hanım hemen içeri girdi, elini yüzünü yıkadı, bana destek oldu. “Korkma Elif, ben buradayım,” dedi ve beni yere yatırdı.

O anlarda zaman durmuş gibiydi. Fırtına dışarıda koparken, içeride başka bir fırtına vardı: korku, acı ve umut birbirine karışmıştı. Emine Hanım’ın elleri titriyordu ama gözleri kararlıydı. “Nefes al Elif, derin nefes al!” diye bağırıyordu.

Birdenbire bir çığlık attım; acı dayanılmazdı. Zeynep köşede ağlıyordu ama Emine Hanım ona sarıldı: “Korkma yavrum, annen çok cesur.” O an kendimi hiç cesur hissetmiyordum ama başka çarem yoktu.

Saatler geçti mi, yoksa dakikalar mıydı bilmiyorum… Sonunda bir bebek ağlaması duyuldu. Gözyaşlarım sel oldu; oğlum dünyaya gelmişti! Emine Hanım bebeği havluya sardı, bana uzattı. “Bak Elif, oğlun burada!” dedi gözleri yaşlı.

O an her şey anlamını yitirdi; sadece oğlumun sıcaklığı ve Zeynep’in korkuyla karışık sevinci kaldı geriye. Fırtına yavaş yavaş dindiğinde ambulans sirenleri duyuldu. Nihayet yardım gelmişti. Hastaneye götürüldüğümde doktorlar şaşkındı: “Bu şartlarda doğum yapmak… Gerçekten büyük cesaret,” dediler.

Murat hastaneye geldiğinde gözleri dolu doluydu. “Sana yetişemedim Elif… Affet beni,” dedi sarılarak. Ona sadece gülümsedim: “Hayat bazen bizi sınar Murat… Ama birlikte güçlüyüz.”

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Komşularımız günlerce yemek getirdi, annem köyden döndü ve bana sarıldı: “Seninle gurur duyuyorum kızım,” dedi gözleri yaşlı.

Ama içimde bir yara kaldı: O gece yalnız kalmak zorunda oluşum, çaresizliğim… Türkiye’de hâlâ kadınların doğumda yalnız kalabildiği, sağlık hizmetlerine ulaşmanın zor olduğu bir gerçekti. O geceyi düşündükçe hem korkuyorum hem de kendimle gurur duyuyorum.

Şimdi oğlum Emir kucağımda uyurken düşünüyorum: Bir kadın ne kadar güçlü olabilir? Yalnızlıkla baş etmek zorunda kalan kaç kadın var bu ülkede? Siz olsaydınız ne yapardınız?