Emeklilikten Sonra Kalan Sessizlik: Bir Adamın Yalnızlığı
“Düşünebiliyor musun, Cemil? Otuz beş yıl aynı yastığa baş koyduk, çocukları birlikte büyüttük, her sabah aynı sofrada çay içtik… Sonra bir sabah, emekli maaşı ilk kez yattı diye, kapının önüne bir valiz koymuş, ‘Ben gidiyorum’ dedi. O an, sanki ciğerimden bir parça koparıldı.”
Cemil, satranç taşını elinde evirip çevirirken bana bakmadan, “Belki de çoktan gitmişti de, sen yeni fark ettin,” dedi. Sesi öyle sakindi ki, içimdeki fırtına daha da büyüdü.
O an etrafıma baktım. Apartmanın bahçesinde sonbahar yaprakları rüzgârda savruluyordu. Hava serin ama güneşliydi. Bizim gibi yaşlılar için en güzel günlerdi bunlar; yazın sıcağı geçmiş, kışın kasveti henüz gelmemişti. Ama içimde öyle bir boşluk vardı ki, hangi mevsim olursa olsun ısınamıyordum.
Adım Hasan. Yetmiş yaşındayım. Hayatım boyunca çalıştım; önce belediyede, sonra küçük bir bakkal dükkânı açtım. Eşim Ayşe’yle genç yaşta evlendik. O zamanlar her şey çok güzeldi. Bir oğlumuz, bir kızımız oldu. Onları okutmak için gecemi gündüzüme kattım. Ayşe de hiç şikâyet etmedi; evin işini çekti, çocukların dersleriyle ilgilendi. Ama şimdi düşünüyorum da, belki de ben onun ne hissettiğini hiç sormadım.
O gün, Ayşe valizini kapının önüne koyduğunda, “Nereye gidiyorsun?” diye sordum. Gözlerime bakmadan, “Biraz kendimle kalmak istiyorum,” dedi. “Yıllarca herkes için yaşadım. Şimdi biraz da kendim için yaşamak istiyorum.”
O an öylece kalakaldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Çocuklar çoktan kendi hayatlarına karışmıştı; oğlum Murat İstanbul’da mühendis oldu, kızımsa evlenip Bursa’ya taşındı. Evde bir tek ben ve Ayşe kalmıştık. Şimdi ise o da yoktu.
İlk günler çok zordu. Sabah kalkınca mutfağa gidip iki bardak çay koyuyordum hâlâ. Sonra fark ediyordum ki, artık ikinci bardağa gerek yok. Akşamları televizyonun karşısında uyuyakalıyordum; çünkü sessizlik dayanılmazdı.
Bir gün Murat aradı. “Baba, annemle konuştun mu?” dedi. “Yok,” dedim, “O kendi istediği gibi yaşıyor artık.” Murat sustu bir süre. Sonra, “Belki de sen de biraz değişmelisin,” dedi. “Annem hep seni bekledi; şimdi sıra sende.”
Kızım Zeynep ise daha sertti: “Baba, annemi hiç anlamadın ki! Hep kendi bildiğini okudun. Annem yıllarca seni ve bizi mutlu etmek için uğraştı ama sen onun ne istediğini sordun mu hiç?”
İçimde bir yerler acıdı. Gerçekten de sormamıştım belki de… Ayşe’nin en sevdiği çiçeklerin adını bile bilmiyordum.
Bir akşam Cemil’le yine bahçede otururken, “Sence Ayşe geri döner mi?” diye sordum.
Cemil başını kaldırıp bana baktı: “Sen değişir misin?”
Cevap veremedim.
O günden sonra kendimi sorgulamaya başladım. Her sabah yürüyüşe çıktım; mahalledeki kadınların sabah sohbetlerine kulak misafiri oldum. Onlar birbirlerine dertlerini anlatırken, ben de kendi içimde konuşmaya başladım: ‘Ayşe ne isterdi? Ben neyi yanlış yaptım?’
Bir gün cesaretimi toplayıp Ayşe’yi aradım. Telefonda sesi yorgun ama huzurluydu.
“İyi misin?” dedim.
“İyiyim Hasan,” dedi. “Kendimi ilk defa özgür hissediyorum.”
“Ben sensiz yapamıyorum,” dedim. “Ev çok sessiz.”
Uzun bir sessizlik oldu telefonda.
“Seninle yaşarken de sessizdim ben,” dedi sonunda. “Ama sen duymuyordun.”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Geçmişteki anılar gözümün önünden geçti: Ayşe’nin bana bir şey anlatmaya çalıştığı ama benim gazete okuduğum akşamlar… Çocukların okul gösterisinde Ayşe’nin gözlerinin dolduğu ama benim fark etmediğim o anlar…
Bir sabah kapı çaldı. Açtığımda Zeynep karşımdaydı.
“Baba,” dedi, “Annemle konuştum. Seni affetmek istiyor ama önce kendini affetmen lazım.”
Ne demekti bu? Kendimi nasıl affedecektim? Yıllarca doğru bildiğim şeyleri yapmıştım; ailem için çalışmıştım… Ama belki de asıl ihtiyaçları olan şey sevgiydi, ilgi ve anlayıştı.
O günden sonra değişmeye karar verdim. Komşularla daha çok sohbet ettim, torunlarımı daha sık aradım, hatta mahalledeki çocuklara satranç öğretmeye başladım. Yavaş yavaş içimdeki yalnızlık azaldı ama Ayşe’nin yokluğu hâlâ bir yara gibi duruyordu.
Bir gün parkta otururken yanımdaki bankta iki yaşlı kadın konuşuyordu:
“Ben de yıllarca eşimin gölgesinde yaşadım,” dedi biri. “Şimdi özgürüm.”
Diğeri ise başını salladı: “Ama insan yine de bir dost ister yanında.”
O an anladım ki, belki de Ayşe’nin gitmesi sadece benim hatam değildi; bu toplumda kadınların sesi hep kısık kalmıştı. Onlar da bizim kadar hayal kurmak, özgür olmak istiyordu.
Ayşe’ye bir mektup yazdım:
“Sevgili Ayşe,
Yıllarca seni dinlemeden yaşadığım için özür dilerim. Şimdi anlıyorum ki, birlikte yaşamak sadece aynı evde olmak değilmiş; birbirini anlamakmış asıl mesele. Eğer bir gün dönmek istersen, seni gerçekten dinlemeye hazırım.”
Mektubu postaya verdikten sonra içimde hafif bir huzur hissettim. Belki de artık affedilmeyi hak ediyordum.
Şimdi her sabah bahçede oturup satranç oynarken içimden şu soruyu soruyorum:
“Bir insan gerçekten değişebilir mi? Geçmişte yaptığımız hataları telafi etmek mümkün mü?”
Sizce mümkün mü? Siz olsanız ne yapardınız?