Pencereden Bakan Kadın: Bir Akşamın Sessizliği
Saat tam altı. Mutfakta ışığı kapatırken elim titriyor, çünkü biliyorum ki yine o pencerenin önüne oturacağım ve her şey yeniden başlayacak. Annem, babam, çocukluğumun o eski evi, hepsi gözümün önünde bir film gibi akacak. Kendi kendime mırıldanıyorum: “Yine mi aynı acı, yine mi aynı sessizlik?”
Oturduğum sandalyenin gıcırtısı bile bana eski günleri hatırlatıyor. Annem Zeynep Hanım’ın mutfakta telaşla yemek yaptığı, babam Mehmet Bey’in ise gazeteye gömülüp dünyadan kopuk yaşadığı o günler… Şimdi ise ben, kırk yaşında, iki çocuk annesi bir kadın olarak, kendi evimde aynı sessizliğe gömülmüşüm. Eşim Serkan işten geç geliyor, çocuklar odalarında telefonlarına gömülmüş. Evdeki tek ses, buzdolabının uğultusu ve arada bir geçen arabaların sesi.
Bir akşam, pencerenin önünde otururken içimdeki fırtına dayanılmaz hale geldi. Serkan kapıdan içeri girdiğinde yüzü asıktı. “Yine mi yemek hazır değil?” dedi, sesi buz gibi. O an içimde bir şeyler koptu. “Serkan, neden artık konuşmuyoruz? Neden bu evde herkes birbirinden uzak?” dedim. O ise gözlerini kaçırdı, ceketini çıkarıp salona geçti. Arkasından bakarken gözlerim doldu. Eskiden böyle değildik. Üniversitede tanıştığımızda saatlerce konuşurduk, hayaller kurardık. Şimdi ise aynı evde iki yabancı gibiyiz.
Bir gece annemi aradım. “Anne, ben mutsuzum,” dedim. Telefonda uzun bir sessizlik oldu. Sonra annem, “Kızım, hayat kolay değil. Biz de babanla çok şey yaşadık ama sabrettik,” dedi. O an annemin de yıllarca aynı pencereye bakıp içini döktüğünü anladım. Ama ben sabretmek istemiyordum artık.
Çocuklarım Ece ve Kerem de bu sessizliğin içinde büyüyorlardı. Bir gün Ece yanıma geldi, “Anne, neden hep üzgünsün?” diye sordu. Küçük kızımın gözlerinde endişe vardı. Ona ne diyebilirdim ki? “Her şey yolunda kızım,” dedim ama sesim titredi.
Bir sabah Serkan’la kahvaltıda otururken cesaretimi topladım. “Serkan, bu böyle gitmez. Ya birbirimizi yeniden buluruz ya da…” Cümlemi tamamlayamadım. O ise başını eğdi, “Ben de mutsuzum,” dedi sessizce. O an anladım ki sadece ben değilmişim; o da bu evin duvarları arasında kaybolmuş.
O günden sonra konuşmaya başladık. Kolay olmadı; yılların biriktirdiği öfke ve kırgınlıklar vardı aramızda. Bazen tartıştık, bazen ağladık. Ama en azından artık susmuyorduk.
Bir akşam pencerenin önünde otururken dışarıda oynayan çocukların sesini duydum. İçimde bir umut filizlendi. Belki de hayat yeniden başlayabilirdi. Belki de bu evde tekrar gülüşler yankılanabilirdi.
Ama her şey bir anda düzelmedi tabii ki. Annem hastalandı; memlekete gitmek zorunda kaldım. O eski eve adım attığımda çocukluğumun gölgeleriyle yüzleştim. Annem yatakta güçsüzce yatarken bana baktı: “Kızım, hayat bazen çok ağır gelir insana ama unutma; en karanlık anda bile bir ışık bulabilirsin.” Gözyaşlarımı tutamadım.
Annemin vefatından sonra eve döndüğümde kendimi daha da yalnız hissettim. Serkan bana sarıldı, ilk kez yıllar sonra gerçekten sarıldı. “Sana ihtiyacım var,” dedi fısıltıyla.
Çocuklar da değişmeye başladı; Ece resim yapmaya başladı, Kerem ise bana yardım etmeye çalıştı. Evde küçük de olsa bir sıcaklık oluştu.
Şimdi her akşam pencerenin önünde otururken geçmişi değil, geleceği düşünüyorum. Belki de hayatın anlamı tam da burada: Kırık dökük anılarımızı onarıp yeniden başlamakta.
Siz hiç kendi evinizde yabancı gibi hissettiniz mi? Sessizliğin içinde kaybolduğunuz oldu mu?