“Neden Hiç Param Yok?”: Bir Ailenin Sessiz Çığlığı

“Anne, neden hiç param yok? Herkesin annesi ona harçlık veriyor, sen neden veremiyorsun?”

Oğlum Emir’in sesi, sabahın köründe mutfağın soğuk duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Gözlerimi kaçırdım, çünkü ona bakarsam ağlayacağımı biliyordum. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim tüm yorgunluk, çaresizlik ve öfke bir anda boğazıma düğümlendi.

Kocam Murat, işini kaybedeli iki yıl oldu. O günden beri evdeki huzur da kayboldu. Her sabah işe gidiyormuş gibi giyinip, aslında kahvede saatlerce oturduğunu biliyorum. Ona bir şey diyemiyorum; çünkü her tartışmamızda ya annesinin hastalığını ya da babasının ona nasıl kötü davrandığını anlatıp kendini haklı çıkarıyor. Ben ise markette kasiyerlik yapıyorum; sabah altıda çıkıp akşam sekizde eve dönüyorum. Eve geldiğimde ise ne sıcak bir yemek ne de huzurlu bir ortam bulabiliyorum.

Emir’in sorusu, aslında sadece para istemek değildi. O, benim ona yetemediğimi, diğer anneler gibi olamadığımı yüzüme vuruyordu. “Oğlum,” dedim titrek bir sesle, “Şu an elimde yok. Ama haftaya maaş alınca sana biraz vereceğim.”

Emir gözlerini devirdi. “Her zaman aynı şeyi söylüyorsun! Arkadaşlarımın anneleri onlara her gün para veriyor. Sen neden veremiyorsun? Babam da zaten hiçbir işe yaramıyor!”

Bu sözler beni öyle derinden yaraladı ki, bir an nefes alamadım. Murat’ın işsizliği sadece onu değil, hepimizi tüketmişti. Ama oğlumun gözünde ben de artık başarısız bir anneydim.

O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken çocukluğum aklıma geldi. Annem de hep çalışırdı; babam ise sürekli iş değiştirir, evde huzursuzluk çıkarırdı. O zamanlar anneme çok kızardım; neden daha iyi bir hayatımız yok diye. Şimdi ise onun yerindeyim ve oğlum bana aynı şekilde kızıyor.

Ertesi gün işten eve döndüğümde Emir odasında kapıyı çarpmıştı. Murat ise televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Sessizce mutfağa geçtim, dolabı açtım; sadece iki yumurta ve biraz peynir kalmıştı. Akşam yemeği için başka hiçbir şey yoktu. Gözlerim doldu; ama ağlamadım. Çünkü ağlamak bana hiçbir şey kazandırmıyordu.

Telefonum çaldı; arayan ablam Zeynep’ti. “Ayşe, annem yine hastaneye kaldırılmış. Yarın sen de gelir misin?” dedi telaşla.

Bir an içimden “Benim de dertlerim var!” diye bağırmak geldi ama sustum. “Tabii abla, işten izin alıp gelirim,” dedim.

Ertesi sabah izin almak için müdürümün yanına gittim. Müdürüm Ayhan Bey yüzüme bile bakmadan, “Ayşe Hanım, bu ay çok izin aldınız. Bir daha olursa işinizi kaybedebilirsiniz,” dedi. O an içimdeki tüm umutlar söndü. İşimi kaybedersem ne yaparım? Ev kirası, faturalar, Emir’in okul masrafları…

Hastaneye gittiğimde annem yatakta bitkin haldeydi. Ablam Zeynep ve kardeşim Serkan başucunda oturuyordu. Annem beni görünce gözleri doldu: “Kızım, sizlere yük oluyorum,” dedi kısık bir sesle.

Ablam hemen atıldı: “Anne öyle şey olur mu? Ayşe zaten her şeyi üstleniyor.”

Serkan ise sessizdi; çünkü o da işsizdi ve anneme bakacak durumu yoktu.

O gece eve dönerken otobüste camdan dışarı baktım; İstanbul’un ışıkları gözlerimi yaktı. Herkesin bir hikayesi vardı bu şehirde; ama kimse kimsenin yükünü bilmezdi.

Eve vardığımda Emir hâlâ odasındaydı. Yanına gittim, kapıyı çaldım: “Oğlum, biraz konuşabilir miyiz?”

Emir başını kaldırmadan telefona bakmaya devam etti: “Ne var anne?”

Yanına oturdum; ellerim titriyordu. “Bak oğlum,” dedim, “Biliyorum sana yetemiyorum. Ama elimden geleni yapıyorum. Bazen hayat istediğimiz gibi gitmiyor.”

Emir gözlerini bana çevirdi; ilk defa yüzünde bir pişmanlık gördüm: “Anne… Ben sadece… Arkadaşlarımın anneleri onlara her şeyi alıyor diye ben de istedim. Ama seni üzmek istemedim.”

O an ona sarıldım; ikimiz de ağladık.

Ama ertesi gün her şey yine aynıydı. Murat sabah erkenden çıktı; nereye gittiğini bilmiyorum. Emir okula gitti; ben de işe koştum.

Bir hafta sonra markette kasada çalışırken eski bir arkadaşım olan Elif geldi. Yıllardır görüşmemiştik; ama o da benim gibi yorgun görünüyordu.

“Ne yapıyorsun Ayşe?” dedi sessizce.

“Hayat işte…” dedim gülümsemeye çalışarak.

Elif başını salladı: “Ben de aynıyım. Kocam işsiz kaldı, çocuklar sürekli para istiyor… Sanki bütün yük bizim omuzlarımızda.”

O an fark ettim ki yalnız değildim; benim gibi binlerce kadın vardı bu ülkede.

Akşam eve döndüğümde Murat’ı salonda buldum; elinde bir zarf vardı.

“Ne oldu?” dedim endişeyle.

Murat başını eğdi: “Ayşe… Annemden kalan küçük bir arsa varmış köyde. Satarsak biraz para geçecek elimize.”

Bir an umutlandım; ama sonra düşündüm: Bu para da geçici bir çözüm olacaktı. Asıl sorunlarımızı çözmeye yetmeyecekti.

O gece yatağa uzandığımda içimde garip bir huzursuzluk vardı. Hayatımızda hiçbir şey değişmiyordu; sadece sorunlarımızın şekli değişiyordu.

Sabah Emir yanıma geldi; sessizce elimi tuttu: “Anne… Sana yardım edebilir miyim? Mesela okuldan sonra markette çalışsam olur mu?”

Gözlerim doldu; oğlum ilk defa bana destek olmak istemişti.

Belki de en büyük değişim parayla değil, birbirimize destek olmakla olacaktı.

Şimdi size soruyorum: Sizce ailede gerçek mutluluk neyle ölçülür? Parayla mı, yoksa birbirimize verdiğimiz değerle mi? Siz olsaydınız benim yerimde ne yapardınız?