Kusursuz Koca Adayı
“Neden bu kadar kör oldum?” diye fısıldadım kendi kendime, ellerim titreyerek pencerenin kenarına tutunmuşken. Dışarıda, yılbaşı gecesinin ardından sokak bomboştu; karın üstünde patlayan havai fişeklerin simleri hâlâ parlıyordu. Annemin sesi, mutfaktan yankılandı: “Zeynep, kahvaltı hazır! Gel de bir şeyler ye, moralin yerine gelir.” Ama ben yerimden kıpırdayamadım. İçimdeki boşluk, dışarıdaki sessizlikten daha derindi.
Her şey dün gece başladı. Yılbaşı sofrasında ailemle otururken, annem yine lafı döndürüp dolaştırıp evliliğe getirdi. “Bak kızım,” dedi babam, “yaşın geçiyor. Herkes evleniyor, sen hâlâ bekliyorsun. Şu Engin var ya, tam sana göre çocuk.” Engin… Ailemin gözünde kusursuz koca adayı. İyi bir işi var, ailesi düzgün, sigara içmez, içki içmez. Ama ben? Ben Engin’in gözlerinde o sıcaklığı hiç göremedim.
Yine de ailemin baskısı ağır bastı. “Bir şans ver,” dediler. “Belki zamanla seversin.” Ben de kendimi kandırdım; belki alışırım diye düşündüm. Engin’le birkaç kez buluştuk. O hep kibar, hep ölçülüydü ama bir türlü içimde kıvılcım oluşmadı. Yine de annemin gözlerindeki umudu kırmamak için devam ettim.
Dün gece, yılbaşı kutlamasında Engin de vardı. Herkes eğlenirken ben onun yanında kendimi yabancı gibi hissediyordum. Bir ara balkona çıktım, nefes almak için. O sırada Engin’in telefonuna bir mesaj geldi. Ekranda bir kadın adı: “Canım, ne zaman görüşüyoruz?” İçim buz kesti. O an her şey anlam kazandı; Engin’in mesafeli tavırları, bana karşı olan ilgisizliği… Meğer ben sadece ailesine göstereceği uygun bir gelin adayıymışım.
O gece eve döndüğümde anneme her şeyi anlatmak istedim ama onun hayal kırıklığını göze alamadım. Yatağımda sabaha kadar döndüm durdum. Kafamda binlerce soru: Neden hep başkalarının mutluluğu için kendi hislerimi yok sayıyorum? Neden toplumun dayattığı kalıplara uymak zorundayım?
Sabah olduğunda annem yine umut dolu gözlerle bana baktı. “Engin seni aradı mı?” dedi. Sustum. Babam gazeteyi okurken arada bana bakıyor, sanki her an bir karar vermemi bekliyordu.
Kahvaltı masasında sessizlik hâkimdi. Birden annem dayanamayıp patladı: “Zeynep, bak kızım, bu fırsatlar her zaman gelmez. Engin gibi birini bulamazsın sonra.”
Dayanamadım: “Anne, sen hiç benim ne hissettiğimi sordun mu? Ben mutlu muyum diye düşündün mü?”
Annem sustu, gözleri doldu. Babam kaşlarını çattı: “Biz senin iyiliğini istiyoruz. Hayat kolay değil, tek başına ayakta duramazsın.”
O an anladım ki ailem için önemli olan benim mutluluğum değil, toplumun gözünde düzgün bir evlilik yapmam.
Odama çekildim, telefonumu elime aldım. Engin’den bir mesaj: “Ailem seni çok beğendi, hafta sonu tekrar görüşelim mi?” Gözlerim doldu. Ona cevap vermek istemedim ama içimde bir öfke kabardı.
Bir arkadaşımı aradım; Elif’i. Her zaman yanımda olan tek kişi oydu. Her şeyi anlattım ona.
“Zeynep,” dedi Elif, “sen ne istiyorsun? Aileni mi mutlu edeceksin yoksa kendini mi?”
O an kararımı verdim. Akşam ailemle oturup konuştum. “Ben Engin’le görüşmek istemiyorum,” dedim kararlı bir sesle.
Annem ağlamaya başladı: “Bizi düşünmüyorsun! Komşular ne der?”
Babam sinirlendi: “İnat etme! Sonra pişman olursun.”
Ama bu kez geri adım atmadım. “Ben başkalarının ne dediğiyle yaşamak istemiyorum,” dedim.
O gece odamda yalnız kaldığımda pencereden dışarı baktım yine. Kar hâlâ yerdeydi, ama artık bana soğuk gelmiyordu. İçimde bir huzur vardı; ilk defa kendi kararımı vermiştim.
Şimdi düşünüyorum da… Hayatımızı başkalarının beklentilerine göre mi şekillendirmeliyiz? Yoksa kendi mutluluğumuz için savaşmalı mıyız? Siz olsanız ne yapardınız?