Babam Beni Bir Dilenciyle Evlendirdi: Körlüğümün Ardındaki Gerçekler

“Baba, lütfen yapma!” diye haykırdım, gözlerimden yaşlar süzülürken. Ama babamın sesi, taş gibi sertti: “Senin için başka yol yok, Elif. Kimse kör bir kızı istemez. En azından Sadık aç kalmazsın.” Annem sessizce ağlıyordu köşede, ablamlar ise başlarını öne eğmiş, hiçbir şey duymamış gibi davranıyorlardı. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Hayatım boyunca hiç göremedim, ama o gün ilk defa karanlığın ne kadar derin olabileceğini hissettim.

Ben Elif. Gözlerim doğuştan karanlıkta kaldı. Annem hep derdi, “Allah bir yerden alırsa bir yerden verir.” Ama bizim köyde insanlar böyle düşünmezdi. Kör doğmak, ailem için bir utançtı. Babam, köyün en zenginlerinden sayılırdı; iki ablam da iyi ailelere gelin gitti. Ama ben… Benim kaderim, köy meydanında dilenen Sadık’a yazılmıştı.

Sadık’ın sesi hâlâ kulaklarımda: “Elif Hanım, ben size kötü davranmam. Söz veriyorum.” O an, onun da çaresizliğini hissettim. Sadık da benim gibi dışlanmıştı; annesi babası yoktu, köyde kimse ona selam bile vermezdi. Babam ise bu evlilikle hem benden kurtulacak hem de köydeki dedikoduları susturacaktı.

Düğünümüz sessiz sedasız oldu. Kimse oynamadı, kimse gülmedi. Sadece annem, ellerimi tutup fısıldadı: “Kızım, Allah sabrını verir.” O gece Sadık’la aynı odada otururken, içimdeki korku ve öfke birbirine karıştı. “Neden ben?” diye sordum ona. “Neden ikimiz?”

Sadık uzun süre sustu. Sonra sesi titreyerek cevap verdi: “Belki de bu dünyada birbirimizi anlayacak tek insanlarız.”

Günler geçtikçe Sadık’ın bana olan ilgisini fark ettim. Her sabah bana çay getirir, dışarıda kuşların sesini anlatırdı. Bir gün bana dedi ki: “Elif, gözlerin görmüyor ama kalbin her şeyi hissediyor.” O an ilk defa kendimi değerli hissettim.

Ama köydeki insanlar acımasızdı. Pazara çıktığımızda fısıldaşmalar başlardı: “Bak bak, kör kızla dilenci kocası.” Çocuklar arkamızdan taş atar, kadınlar yolumuzu değiştirirdi. Bir gün annem gizlice yanıma geldi: “Kızım, baban pişman değil ama ben her gece dua ediyorum senin için.”

Sadık’la birlikte yaşamaya alıştım. Onunla konuşmak, hayal kurmak bana iyi geliyordu. Bir akşam Sadık eve telaşla geldi: “Elif! Belediye engelliler için kurs açıyormuş. Belki sen de katılırsın?” İçimde bir umut filizlendi. Babamdan gizli kursa yazıldım. Orada ilk defa benim gibi insanlarla tanıştım; kimisi görme engelli, kimisi işitme engelliydi ama hepsi hayata tutunmaya çalışıyordu.

Kursun sonunda bilgisayar kullanmayı öğrendim. Hatta bir dernekte telefona bakmaya başladım. Kazandığım ilk parayı Sadık’a verdim: “Bu bizim için.” O an Sadık’ın gözyaşlarını hissettim ellerimde.

Bir gün babam hastalandı. Ablalarım şehirdeydi; annem tek başına kalmıştı. Annem bana haber gönderdi: “Baban seni görmek istiyor.” İçimde fırtınalar koptu; gitmeli miydim? Sadık elimi tuttu: “Git Elif, bazen affetmek iyileştirir.”

Babamın yanına gittiğimde sesi çok zayıftı: “Elif… Ben… Ben yanlış yaptım sana.” O an içimdeki öfke yerini acımaya bıraktı. “Baba,” dedim, “ben artık kendimi buldum. Senin kararın beni yıktı ama yeniden ayağa kalkmayı öğrendim.” Babam ağladı; ilk defa onu bu kadar çaresiz gördüm.

Köyde herkes benim işe başladığımı duyunca şaşırdı. Artık bana acıyarak değil, hayranlıkla bakıyorlardı. Bir gün köy meydanında eski komşumuz Hatice teyze yanıma geldi: “Elif kızım, senin azmine hayran kaldık vallahi.” O an anladım ki; bazen en büyük karanlıkların içinden bile ışık çıkabiliyor.

Sadık’la birlikte küçük bir ev aldık kasabada. Hayat hâlâ zor ama artık korkmuyorum. Çünkü biliyorum ki; insanın gözleri görmese de kalbiyle yolunu bulabilir.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç karanlığın içinde umut aradınız mı? Ya da toplumun sizi ezmesine rağmen kendi yolunuzu çizebildiniz mi?