Bir Kızın Babasını Terk Edişi: Yalnızlığın Sessiz Çığlığı

Kapı sertçe kapandı arkamdan. Elif’in ayak sesleri koridorda yankılandı, sonra sessizlik. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Bir baba olarak, kızım tarafından bir huzurevine bırakılacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Ellerim titriyordu, gözlerim doldu. “Baba, inan bana, başka çarem yoktu,” demişti Elif, gözlerini kaçırarak. Ama ben onun gözlerinde sadece yorgunluk ve bıkkınlık gördüm, sevgi değil.

Hayatım boyunca Elif için çalıştım. Sabahın köründe kalkıp inşaatlara gittim, akşam eve döndüğümde yorgunluktan ayakta duramazdım ama yine de ona masal anlatmadan uyumazdım. Eşim Gülseren’i kaybettiğimizde Elif daha on iki yaşındaydı. O günden sonra hem anne hem baba oldum ona. Okulda başarılı olsun diye özel dersler aldım, üniversiteye gidebilsin diye ikinci işte çalıştım. Evimizin küçük balkonunda çay içerken bana sarılıp “Baba, sen dünyanın en iyisisin,” derdi. O günlerin hatırası şimdi içimi yakıyor.

Huzurevinin odası soğuk ve yabancıydı. Pencereden dışarı bakınca, gri bir gökyüzü ve çıplak ağaçlar görüyordum. Yan odadan yaşlı bir teyzenin öksürüğü geliyordu. Hemşire Ayşe Hanım içeri girdiğinde gözlerimin dolu olduğunu fark etti. “İlk günler zor olur, ama alışacaksınız,” dedi yumuşak bir sesle. Alışmak mı? Bir baba, kızının sevgisizliğine nasıl alışır?

Elif’in beni buraya bırakmasının sebebi neydi? Kendi hayatı mı çok yoğundu? Yoksa ben ona yük mü olmuştum? Onunla son konuşmamız hâlâ kulaklarımda çınlıyor:

— Baba, işim çok yoğun, çocuklar da büyüdü, evde sana yeterince bakamıyorum. Burada daha iyi ilgilenirler seninle.
— Elif, ben sana yük mü oldum?
— Hayır baba, öyle deme… Sadece… Bilmiyorum…

Sadece… O kelimeyi hiç unutamıyorum. Sadece… Sadece ne? Sadece yaşlandım mı? Sadece artık işe yaramıyor muyum? Sadece bir zamanlar her şeyini verdiğim kızım için şimdi gereksiz miyim?

Huzurevinde günler birbirinin aynısıydı. Sabahları erken kalkıp camdan dışarı bakardım. Yanımdaki yatakta kalan Mehmet Amca, “Kızım aradı dün gece,” derdi her sabah. Ama ben Elif’ten bir telefon bile alamadım ilk haftalar. Her gün kapının açılmasını bekledim, belki gelir diye… Ama gelmedi.

Bir gün Ayşe Hanım yanıma oturdu. “Kızınız neden gelmiyor?” diye sordu usulca.

— Bilmem ki… Belki de ben iyi bir baba olamadım.
— Öyle demeyin, bazen çocuklar kendi hayatlarına kapılıp gidiyorlar. Ama insan yine de bekliyor değil mi?

Evet, insan yine de bekliyor. Her şeye rağmen bekliyor.

Bir akşamüstü, televizyonun karşısında otururken yanımdaki yaşlı teyze, “Benim oğlum Almanya’da çalışıyor, yılda bir kez gelir,” dedi. Gözlerinde aynı acıyı gördüm. Huzurevi aslında terk edilmişlerin sessiz çığlıklarının yankılandığı bir yerdi.

Bir gece rüyamda Gülseren’i gördüm. Bana gülümsüyordu; “Kızımızı affet,” dedi usulca. Uyanınca gözyaşlarımı tutamadım. Affetmek mi? Kolay mıydı bu kadar acının üstüne?

Bir sabah Elif geldi ansızın. Yüzü solgundu, gözleri şişmişti ağlamaktan.

— Baba…
— Hoş geldin kızım.
— Baba, affet beni… Çok bencil davrandım biliyorum ama… Hayat çok zorlaştı. Eşimle aramız bozuk, çocuklar okula gidiyor, işte sürekli baskı var… Sana iyi bakamayacağımdan korktum.

O an içimdeki öfke yerini hüzne bıraktı. Elif’in de yükü ağırdı belli ki. Ama yine de… Bir baba olarak terk edilmek kolay mıydı?

— Kızım, ben senden sadece arada bir sesini duymak istedim. Bir çay içip sohbet etmek… Benim için en büyük mutluluk buydu.

Elif ağladı uzun uzun. Sonra bana sarıldı.

— Söz veriyorum baba, daha sık geleceğim. Seni yalnız bırakmayacağım.

O günden sonra Elif arada geldi gerçekten ama içimdeki boşluk hiç dolmadı tam olarak. Huzurevinde geçen her gün bana aile bağlarının ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Bir zamanlar hayatını adadığın insanlar bir gün seni unutabiliyor ya da kendi yükleri altında ezilip seni kenara koyabiliyor.

Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir insan ne zaman gereksiz olur? Yaşlandığında mı? Yoksa sevdikleri onu unuttuğunda mı? Sizce affetmek kolay mı? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?