Beş Dakikada Dağılan Hayat: Bir Gelinin Sessiz Çığlığı

“Senin evinde misafire çay ikram edilmez mi Zeynep?” Kayınvalidemin sesi, mutfağın kapısında yankılandı. O an ellerim titredi, elimdeki tabak neredeyse yere düşecekti. Sabahın köründe, pijamalarım üzerimde, saçım başım dağınık, mutfağı toplarken kapı çalındı. Açtığımda kayınvalidem Hatice Hanım karşımdaydı; yüzünde her zamanki soğuk ifadeyle. “Kahvaltı ettiniz mi?” diye sordum, “Yok kızım, uğradım bir bakayım dedim,” dedi. İçeri buyur ettim, ama aklımda bin bir iş, oğlumun okul hazırlığı, iş yerinden gelen mailler… Bir anlık dalgınlıkla çay koymayı unuttum.

Beş dakika sonra, Hatice Hanım ayağa kalktı. “Ben gideyim, belli ki meşgulsün,” dedi. Kapıya kadar eşlik ettim, ama gözleriyle beni süzüşü hâlâ aklımda. Kapı kapanır kapanmaz içimde bir huzursuzluk başladı. Sanki evin havası ağırlaştı. O gün öğleden sonra eşim Murat eve geldiğinde suratından düşen bin parçaydı.

“Annem aradı. Çok kırılmış. Misafirliğe gelip de çay ikram edilmeyen ev mi olurmuş?” dedi. Sesi öfkeliydi ama asıl öfkesinin bana mı, yoksa annesine mi olduğunu anlayamadım. “Murat, sabah çok yoğundum, aklımda bin bir şey vardı. Bilerek yapmadım,” dedim. Ama o dinlemedi bile. “Sen annemi zaten hiç istemiyorsun bu eve! Her seferinde bir bahane buluyorsun!”

O an içimde yıllardır biriktirdiğim tüm kırgınlıklar patladı. “Ben mi istemiyorum? Sen hiç benim ne hissettiğimi sordun mu? Her gelişinde bana laf sokuyor, her hareketimi eleştiriyor! Sen de hep onun tarafını tutuyorsun!”

Murat’ın gözleri büyüdü. “Annem yaşlı kadın, biraz saygı göster!”

“Ben ona saygısızlık yapmadım! Ama senin annenin bana yaptığı onca lafı neden görmezden geliyorsun? Her seferinde ben susuyorum, yutuyorum. Ama artık yoruldum Murat!”

O an oğlum Efe odasından çıktı, gözleri dolu dolu bana baktı. “Anne, kavga etmeyin ne olur…”

Bir anda sustuk. Oğlumuzun önünde bu kadar yükselmek… İçimde bir utanç dalgası yayıldı ama aynı zamanda çaresizlik de vardı. Murat sessizce odasına çekildi. Ben mutfağa gidip oturdum; ellerimle başımı tuttum. Gözyaşlarım sessizce aktı.

O gece Murat yanıma gelmedi. Yatakta tek başıma dönerken düşündüm: Neden hep kadınlardan beklenir misafire çay-kahve ikramı? Neden ben hem çalışan hem anne hem de iyi gelin olmak zorundayım? Kimse benim yorgunluğumu, tükenmişliğimi görmüyor mu?

Ertesi gün Hatice Hanım aradı. Açmadım. Bir mesaj bıraktı: “Kızım, gönlünü alırım ama oğlumun huzuru önemli.” O an içimde bir şeyler koptu. Benim huzurum önemli değil miydi? Yıllardır bu evde hep başkalarının mutluluğu için uğraşıp durmadım mı?

Akşam Murat’la konuşmak istedim. “Bak Murat,” dedim, “Ben bu evde sadece hizmet eden biri olmak istemiyorum. Annene saygım var ama ben de insanım. Hata yapabilirim, unutabilirim. Ama senin bana sahip çıkmanı bekliyorum.”

Murat başını eğdi. “Haklısın Zeynep… Bazen annemle senin aranda kalıyorum ve ne yapacağımı bilemiyorum.”

“Beni anlamanı istiyorum sadece,” dedim gözlerim dolarak. “Bir gün sen de benim yerimde olsan ne hissederdin?”

O gece uzun uzun konuştuk. Murat ilk defa beni gerçekten dinlediğini hissettim ama içimdeki yara hâlâ tazeydi.

Sonraki günlerde Hatice Hanım tekrar aradı; bu kez daha yumuşak bir sesle konuştu. “Kızım, ben de bazen fazla alıngan oluyorum galiba,” dedi. Ben de ona kırıldığımı söyledim ama yine de barıştık.

Ama o günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. İçimde hep bir tedirginlik kaldı; ya yine bir hata yaparsam diye… Evin içinde görünmeyen bir yük taşıyorum sanki; hem iyi eş hem iyi anne hem de iyi gelin olma yükü.

Bazen düşünüyorum: Neden kadınlar hep fedakâr olmak zorunda? Neden bizim hislerimiz ikinci planda kalıyor? Sizce de artık bu döngüyü kırmanın zamanı gelmedi mi?