Bir Sabahın Sessizliği: Ayakkabı Bağcıkları ve Kırık Hayaller

“Yine mi aynı konu, Cemile?” diye bağırdım istemsizce, sesim koridorun dar duvarlarında yankılandı. O ise kapının yanında, kollarını göğsünde kavuşturmuş, gözleri kızarmış bir halde bana bakıyordu. Yüzündeki çizgiler, yorgunluk ve kırgınlıkla derinleşmişti. Daha otuz sekiz yaşındaydı ama son yıllarda yaşadıklarımız onu olduğundan daha yaşlı göstermişti. Ben ise ayakkabılarımı bağlarken, içimdeki öfkeyi ve çaresizliği bastırmaya çalışıyordum.

O sabah, her zamanki gibi işe gitmek için hazırlanıyordum. Ama bu sabah diğerlerinden farklıydı; aramızda biriken sessizlik, evin havasını ağırlaştırmıştı. Cemile’nin sesi titriyordu: “Yeter artık, Ali. Her sabah aynı şeyleri konuşmaktan yoruldum. Seninle konuşmak bile istemiyorum.”

Bir an duraksadım. Ellerim ayakkabımın bağcıklarında titredi. “Ne yapmamı istiyorsun? Elimden geleni yapıyorum,” dedim ama sesim bile bana yabancı geldi. Gerçekten elimden geleni yapıyor muydum? Yoksa sadece hayatın akışına kapılıp gitmiş miydim?

Cemile’nin gözlerinden yaşlar süzüldü. “Ali, çocuklar büyüyor, borçlar büyüyor, sen ise hâlâ aynı yerde sayıyorsun. Ben de yoruldum, anlıyor musun?”

O an içimde bir şeyler koptu. Yıllardır çalıştığım tekstil atölyesinde maaşlar zaten geç yatıyor, bazen mesaiye kalmadan eve ekmek götüremiyordum. Kızımız Elif liseye hazırlanıyor, oğlumuz Mert ise sürekli yeni ayakkabı istiyordu; büyüyen ayaklarıyla baş edemiyorduk. Cemile ise evde temizlik işlerine gidiyor, bazen komşulara ütü yapıyordu ama yine de yetmiyordu.

Ayakkabılarımı bağlarken başımı eğdim, gözlerim doldu. “Biliyorum Cemile,” dedim sessizce. “Ama başka ne yapabilirim? İş yok, para yok… Sana ne anlatayım?”

Cemile bir adım yaklaştı, sesi bu sefer daha yumuşaktı: “Ali, ben senden mucize istemiyorum. Sadece yanında olduğumu hissetmek istiyorum. Ama sen her şeyi içine atıyorsun. Ben de yalnız hissediyorum.”

O an çocukların odasından hafif bir gıcırtı duyuldu. Elif kapı aralığından bize bakıyordu; gözlerinde korku ve endişe vardı. Mert ise battaniyesinin altına saklanmıştı. Onların bu tartışmalara şahit olması içimi parçaladı.

Birden öfkem yerini suçluluğa bıraktı. “Bak çocuklar da duyuyor,” dedim fısıltıyla. “Böyle devam edemeyiz.”

Cemile başını eğdi, gözyaşlarını silerken dudakları titredi: “Biliyorum… Ama ne yapalım Ali? Ayrılalım mı? Yoksa bu hayatı böyle mi sürdürelim?”

Bu soru beni sersemletti. Hiçbir zaman ayrılığı düşünmemiştim; ailemizin dağılması fikri bile midemi bulandırıyordu. Ama aynı zamanda bu şekilde devam etmenin de bir anlamı yoktu.

İçimdeki fırtına dinmiyordu. Babamın bana küçükken söylediği sözler aklıma geldi: “Erkek adam ailesini bırakmaz.” Ama ya aileyi bu şekilde sürüklemek daha büyük bir hata değil miydi?

Ayakkabılarımı bağladıktan sonra pufa oturdum, ellerimi dizlerime koydum ve başımı ellerimin arasına aldım. Cemile yanıma oturdu, sessizce elimi tuttu. O an ilk defa yıllardır birbirimize dokunmadığımızı fark ettim.

“Ali,” dedi usulca, “ben seni hâlâ seviyorum ama bu hayat beni tüketiyor.”

Gözlerim doldu. “Ben de seni seviyorum Cemile ama ne yapacağımı bilmiyorum.”

Bir süre sessizce oturduk. Sadece mutfaktan gelen saat tıkırtısı ve dışarıdan geçen minibüslerin sesi vardı.

Birden Cemile’nin telefonu çaldı. Annesi arıyordu; hasta olduğunu söylemişti geçen hafta. Cemile telefona cevap verirken sesi yine titriyordu: “Tamam anneciğim, birazdan uğrarım.”

Telefonu kapattıktan sonra bana döndü: “Annemin durumu kötüleşmiş. Bugün ona gitmem lazım.”

Başımı salladım: “Tabii ki git. Ben çocuklarla ilgilenirim.”

O an Cemile’nin gözlerinde minnet ve hüzün karışımı bir ifade gördüm. Sanki yıllardır ilk defa birbirimizi gerçekten anlamıştık.

İşe gitmek için kapıya yöneldim ama elim kapı kolunda kaldı. Dönüp Cemile’ye baktım: “Akşam konuşalım mı? Belki bir çözüm buluruz.”

Cemile hafifçe gülümsedi: “Olur Ali.”

Kapıyı kapatıp apartman merdivenlerinden inerken içimde garip bir hafiflik hissettim ama aynı zamanda korku da vardı. Ya çözüm bulamazsak? Ya çocuklarımız bizim yüzümüzden mutsuz olursa?

O gün işte hiçbir şeye odaklanamadım. Patronum Hüseyin Bey birkaç kez uyardı: “Ali, kafan nerede oğlum?” diye sorduğunda sadece başımı salladım.

Öğle arasında kantinde otururken arkadaşım Mehmet yanıma geldi: “Hayırdır Ali, suratın beş karış?”

“Evde işler karışık,” dedim kısaca.

Mehmet iç çekti: “Kardeşim, hepimiz aynıyız. Ben de geçen hafta eşimle tartıştım. Para yoksa huzur da olmuyor.”

Birden gözlerim doldu; Mehmet omzuma dokundu: “Bak Ali, pes etme. Belki başka iş bakarsın ya da ek iş yaparsın. Ama aileni bırakma.”

Akşam eve dönerken marketten çocuklara küçük bir çikolata aldım; belki biraz olsun yüzleri güler diye düşündüm.

Eve girdiğimde Elif ders çalışıyordu; Mert ise televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Cemile henüz dönmemişti.

Çocukların yanına oturdum, Elif’e sarıldım: “Kızım, bugün nasılsın?”

Elif başını omzuma koydu: “İyiyim baba… Annemle barıştınız mı?”

Gözlerim doldu ama belli etmemeye çalıştım: “Her şey yoluna girecek kızım.”

Gece Cemile eve döndüğünde yorgundu ama gözlerinde bir umut ışığı vardı. Oturup uzun uzun konuştuk; belki de ilk defa birbirimizi gerçekten dinledik.

O gece yatağa uzandığımda kendi kendime sordum: “Hayat bu kadar zor olmak zorunda mı? Birbirimizi sevmek yetmiyor mu? Yoksa asıl mesele birlikte mücadele etmek mi?”

Sizce aile olmak ne demek? Sevgi mi yeterli yoksa başka şeyler de mi gerekiyor? Yorumlarınızı bekliyorum.