Bir Gelinin Gölgesinde: Kaybolan Bir Hayatın Ardından Köyde Yeniden Doğmak
“Seninle artık aynı evde yaşayamam, Hatice Hanım. Oğlunuz da aynı fikirde.”
Bu cümle hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, mutfakta ellerim titreyerek çay bardağını lavaboya bırakmıştım. Gözlerim, Ayşe’nin gözlerinde bir damla merhamet aradı ama bulamadı. Oğlum Murat ise başını öne eğmiş, duvardaki saate bakıyordu. Sanki zaman, o an durmuştu.
Yıllarca bu evin her köşesinde onların mutluluğu için didindim. Ayşe gelin geldiğinde, ona kendi kızım gibi davrandım. İlk torunum Elif doğduğunda, geceleri uykusuz kalıp beşiğini salladım. Ama şimdi, yaşlandıkça yük olduğumu hissettirdiler bana. Bir sabah, valizimi hazırladım; Murat sessizce arabaya koydu. Ayşe kapının önünde durdu, gözlerinde ne öfke ne de üzüntü vardı. Sadece bir yabancının soğukluğu…
Köye, babamdan kalan harabe eve geldim. Çatısı akıyor, duvarları rutubet kokuyordu. Ne doğalgaz vardı ne de sıcak su. Sobalı odada sabahları ellerim donarak uyanıyordum. İlk günler, her şey çok zordu. Komşular uzaktan bakıyor, kimse yanıma yaklaşmıyordu. Sanki köyün dışına itilmiş bir yabancıydım artık.
Bir akşamüstü, sobanın başında otururken kendi kendime sordum: “Ben nerede hata yaptım?” Anneliğimden mi, kaynanalığımdan mı sınıfta kaldım? Oğlumun gözünde neden yük oldum? Gözlerim doldu, ellerim titredi. O an, hayatımda ilk defa bu kadar yalnız hissettim.
Bir gün kapı çaldı. Açtığımda karşımda komşu Fatma abla vardı. Elinde bir tabak börekle gülümseyerek, “Hoş geldin Hatice abla,” dedi. O an gözlerim doldu; insanın en çok ihtiyaç duyduğu şeyin bir tabak börek değil, bir çift sıcak göz olduğunu anladım.
Fatma abla sayesinde köyde yavaş yavaş kabul gördüm. Her sabah bahçede oturup çay içtik; bana köyün dedikodularını anlattı. Bir gün pazara birlikte gittik; orada eski dostum Emine teyze ile karşılaştım. “Seni burada görmek ne güzel,” dedi sarılarak. O an içimde bir şeyler kırıldı ama aynı zamanda yeni bir umut filizlendi.
Ama geceleri yalnızlık yine de yakamı bırakmıyordu. Elif’in sesini duymayı, Murat’ın eve gelişini beklemeyi özlüyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve oğlumu aradım. Telefonu açtı ama sesi soğuktu:
“Anne, iyi misin?”
“İyiyim oğlum… Elif nasıl?”
“İyi… Okula başladı.”
“Beni özledi mi?”
Bir sessizlik oldu. “Bilmiyorum anne.”
O an içimde bir şeyler koptu. Bir anne için en acı şey, evladının sesinde yabancılık duymaktır.
Köydeki hayat ağır ama gerçekti. Sabahları tavuklara yem veriyor, bahçede domates ekiyordum. Akşamları Fatma ablayla eski günleri anıyor, bazen de birlikte ağlıyorduk. Bir gün köy kahvesinde gençler arasında konuşulanları duydum:
“Şehirde yaşamak kolay da, yaşlıya bakmak zor iş abi.”
“Ben de annemi yanıma almak istemem vallahi.”
O an içimde öfke kabardı. Biz anneler yıllarca çocuklarımız için saçımızı süpürge ettik; şimdi ise yük mü olduk? Eve dönerken gözlerim doldu; Fatma abla omzuma dokundu:
“Hatice abla, herkesin sınavı farklıdır. Senin sınavın da yalnızlık belki.”
Bir gece rüyamda annemi gördüm; bana sarıldı ve “Kızım, kimseye yük olmadın sen,” dedi. Sabah uyandığımda içimde hafif bir huzur vardı.
Zamanla köyde kendime yeni bir hayat kurdum. Komşularla imece usulü bahçeyi düzenledik; eski evi badana yaptık. Herkes elinden geleni yaptı; ben de onlara yemekler pişirdim. Bir gün köy okulunda gönüllü olarak çocuklara masal anlatmaya başladım. Çocukların gözlerinde sevgi ve merak gördüm; o an yeniden faydalı olduğumu hissettim.
Ama oğlumdan hâlâ haber yoktu. Bayramda aramadı, torunumun doğum gününde mesaj atmadı. İçimdeki boşluk büyüdü ama artık ona kızmıyordum; belki de hayatın yükü onu da ezmişti.
Bir akşamüstü kapı çaldı; bu sefer karşımda Ayşe vardı. Elinde Elif’in fotoğrafı…
“Hatice Hanım… Şey… Elif sizi çok özledi,” dedi utangaçça.
Gözlerim doldu; “Ben de onu çok özledim,” dedim titrek bir sesle.
Ayşe başını eğdi: “Belki… Bir gün geliriz.”
O an anladım ki, affetmek de sevilmek kadar büyük bir erdemmiş.
Şimdi her sabah bahçemde çiçekleri sularken içimden dua ediyorum: Allah kimseyi evladından ayırmasın ama kimseyi de evladına yük gibi hissettirmesin.
Sizce bir anne ne zaman yük olur? Yoksa asıl yük, sevgisizlik midir?