Kapanan Kapının Ardında: Bir Hayatın Sessiz Çığlığı
Kapı öyle bir çarptı ki, evin duvarları bile titredi sanki. Annemin ayak sesleri, koridorun ucunda yankılandı; valizinin tekerlekleri parke üzerinde sürtünerek bir ağıt gibi kulağımda kaldı. O an, içimde bir şeyler koptu. Babam, mutfağın kapısında durmuş, gözlerini yere dikmişti. Dudakları titredi ama tek kelime etmedi. Ben ise eski taburede, çıplak ayaklarım soğuk zemine değmiş, elimde yarım kalmış çay bardağıyla donup kalmıştım.
“Gidecek misin gerçekten?” diye fısıldadım, ama sesim o kadar kısıktı ki, belki de sadece kendi içimde yankılandı. Annem arkasına bile bakmadan kapıyı çekti. O an anladım; bazı ayrılıklar sessiz olurmuş, bazı acılar ise hiç konuşulmazmış.
O gün, hayatımın en uzun günüydü. Babamla aynı evde ama birbirimize kilometrelerce uzak iki yabancıya dönüştük. Akşam olduğunda, mutfakta karşılaştık. Babam sigarasını yaktı, dumanı tavana doğru yükseldi. “Yemek yapmayacak mısın?” dedi, sesi alışılmışın dışında sertti. “Anne yok artık,” dedim, gözlerim doldu. O an ilk defa babamın gözlerinde de bir kırılma gördüm. Ama yine de hiçbirimiz sarılmadık, hiçbirimiz ağlamadık.
Ertesi gün okulda arkadaşlarımın anneleriyle ilgili anlattığı sıradan hikâyeleri dinlerken içim burkuldu. “Annem sabah börek yaptı,” dedi Ayşe. Ben ise kahvaltıda bayat ekmek ve çay içmiştim. Öğretmenim Zeynep Hanım gözlerimin şiş olduğunu fark etti. “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Başımı salladım, yutkundum. “Yok bir şey… Sadece uykusuzum,” dedim.
Geceleri uyuyamaz oldum. Annemin dolabındaki boşluk, evin her köşesine yayılan o eksiklik… Babam işten geç gelmeye başladı. Eve geldiğinde ya televizyonun karşısında uyuyakalıyor ya da balkonda sigara içiyordu. Bir gün cesaretimi topladım, “Baba, annem geri döner mi?” diye sordum. Cevap vermedi. Sadece başını öne eğdi ve gözlerinden bir damla yaş süzüldü.
Günler geçtikçe evdeki sessizlik daha da ağırlaştı. Komşular fısıldaşıyor, mahallede dedikodular dolaşıyordu: “Kadıncağız dayanamadı demek ki… Adam çok soğuktu zaten… Çocuk da yazık oldu…” Herkesin dilinde biz vardık ama kimse gelip halimizi sormuyordu.
Bir akşam babam sarhoş geldi. Kapıyı açtığımda gözleri kan çanağı gibiydi. “Senin annen yok artık! Anladın mı? Yok!” diye bağırdı. O an korkudan titredim ama ona sarılmak istedim. O ise beni itti ve odasına kapandı. O gece ilk defa ağlayarak uyudum.
Okulda derslerim kötüye gitmeye başladı. Öğretmenlerimle konuşmak istemiyordum. Arkadaşlarım bana acıyarak bakıyorlardı. Bir gün kantinde kavga ettim; biri annemle ilgili bir laf etti diye… Müdür odasına çağırdı beni. “Evde bir sorun mu var oğlum?” dedi. Gözlerim doldu ama yine anlatamadım.
Bir sabah kapı çaldı; annemdi gelen. Saçları dağılmış, gözleri şişmişti. Beni görmek istemişti sadece. Sarıldık ama aramızda bir duvar vardı artık. “Seni çok özledim,” dedi annem, sesi titriyordu. “Neden gittin anne?” diye sordum hıçkırarak. “Bazen gitmek gerekir oğlum… Bazen insan kendini kaybeder bu evde,” dedi ve gözyaşlarını sildi.
O günden sonra annemle gizli gizli buluşmaya başladık. Parkta oturuyor, dondurma yiyorduk; bana masallar anlatıyordu yine çocukluğumdaki gibi. Ama eve dönmüyordu; babamdan korkuyordu belki de ya da kendinden…
Babam ise her geçen gün daha da içine kapanıyordu. Bir akşam televizyonun karşısında otururken ona yaklaştım: “Baba, neden bu kadar kızgınsın? Neden annemi affetmiyorsun?” dedim cesaretimi toplayarak. Yüzüme baktı uzun uzun; gözlerinde öfke ve çaresizlik vardı. “Bazen affetmek kolay değildir oğlum,” dedi sessizce.
Bir gün okuldan eve dönerken mahalledeki çocuklardan biri bana taş attı ve “Annesiz kaldın!” diye bağırdı. O an içimdeki öfke patladı; ona saldırdım ve kavga ettik. Eve kanlar içinde döndüm; babam yaralarımı temizlerken ilk defa bana sarıldı ve ağladı.
Aylar geçti; evimizdeki eksiklik hiç dolmadı. Annem başka bir şehirde yeni bir hayat kurmaya çalıştı; babam ise geçmişin gölgesinde kayboldu. Ben ise ikisinin arasında sıkışıp kaldım; ne tam anneme ne de tam babama ait hissedebildim kendimi.
Şimdi 18 yaşındayım; üniversite sınavına hazırlanıyorum ama içimde hâlâ o çocuk var: Kapının kapanışını unutamayan, annesinin kokusunu özleyen, babasının sevgisine muhtaç bir çocuk…
Bazen düşünüyorum: Bir aile neden dağılır? Sevgi neden biter? Ve en önemlisi; bir çocuk bu enkazın altından nasıl kalkar?
Sizce affetmek mi zor, yoksa unutmak mı?