Kırık Bir Hayatın Eşiğinde: Bir Kadının Yalnızlıkla Savaşı

“Zeynep, neden bana bunu yaptın?” diye bağırdım, sesim evin boş duvarlarında yankılandı. Cevap yoktu. Olmasını da beklemiyordum zaten. Kızım, üniversite için Ankara’ya gitmişti ve ben ilk defa hayatımda tek başıma kalmıştım. O an, mutfağın ortasında, elimde boş bir çay bardağıyla öylece dikilirken, içimdeki boşlukla yüzleşmek zorunda kaldım.

Hayatım boyunca hiç yalnız kalmamıştım. Önce annemle babamın dizinin dibindeydim. Sonra üniversiteye gitmeden hemen önce babamın ani kalp kriziyle sarsıldık. Annemle birbirimize daha çok sarıldık. Üniversiteyi İstanbul’da okudum ama yurtta bile hep birileri vardı etrafımda. Sonra Murat’la tanıştım. O zamanlar bana dünyanın en güvenilir limanı gibi gelmişti. Mezun olur olmaz evlendik. İki yıl sonra Zeynep doğdu. Hayatımın en anlamlı anıydı o gün.

Ama mutluluk uzun sürmedi. Murat’ın işleri bozuldu, eve geç gelmeye başladı. Aramızda soğuk rüzgarlar esiyordu. Bir gece, “Ben artık bu evde nefes alamıyorum,” dedi ve çekip gitti. O günden sonra Zeynep’le birbirimize tutunduk. Onun küçücük elleri, bana hayatta kalmak için sebep olmuştu.

Şimdi ise o da yoktu yanımda. Üniversiteyi kazandığı gün gözlerindeki ışığı gördüm, içimden bir parça kopsa da ona engel olamazdım. “Anne, ben büyüdüm artık,” dediğinde, gözlerim doldu ama ona belli etmedim. Kendi ayakları üzerinde durmasını istiyordum, ama bu kadar zor olacağını bilmiyordum.

Ev sessizdi. Her köşede Zeynep’in çocukluğundan kalma izler vardı: Duvara yapıştırdığı çıkartmalar, eski oyuncak ayısı, çalışma masasındaki notlar… Her şey yerli yerindeydi ama o yoktu. Akşamları televizyonu açıp sesini sonuna kadar yükseltiyordum ki sessizlik beni boğmasın.

Bir gün annem aradı. “Kızım, iyi misin?” dediğinde sesim titredi. “İyiyim anne,” dedim ama yalan söyledim. Annem anladı tabii, anneler anlar. “Gel bize birkaç gün kal,” dedi ama gitmek istemedim. Kendi yalnızlığımı yaşamak istiyordum belki de.

İş yerinde de durumlar pek parlak değildi. Muhasebe departmanında çalışıyordum ama son zamanlarda hatalar yapmaya başlamıştım. Müdürüm Ayşe Hanım bir gün odasına çağırdı: “Nermin Hanım, son zamanlarda çok dalgınsınız. Bir sorun mu var?”

Ne diyebilirdim ki? “Hayatım elimden kayıp gidiyor,” mu demeliydim? Sadece başımı eğip özür diledim. O da bana biraz izin teklif etti ama kabul etmedim; evde daha fazla yalnız kalmak istemiyordum.

Bir akşam eski arkadaşım Elif aradı. “Nermin, dışarı çıkalım mı? Biraz kafan dağılır.” Önce reddettim ama sonra kabul ettim. Bir kafede buluştuk, Elif’in neşesi bana iyi geldi ama içimdeki boşluk yine de dolmadı.

O gece eve dönerken apartmanın girişinde komşum Ayhan Bey’le karşılaştım. “Nasılsınız Nermin Hanım?” diye sordu kibarca. “İyiyim,” dedim yine yalan söyleyerek. O da yalnızdı; eşi vefat etmişti yıllar önce. “Yalnızlık zor,” dedi birdenbire, gözleri uzaklara dalarak. O an anladım ki yalnız olan sadece ben değildim.

Geceleri uyuyamıyordum artık. Zeynep’i aramak istiyordum ama onu da rahatsız etmek istemiyordum. Bir gece dayanamayıp aradım.

“Anneciğim?” dedi uykulu sesiyle.

“İyi misin kızım?”

“İyiyim anne, biraz yorgunum sadece.”

“Ben de iyiyim,” dedim ama yine yalan söyledim.

Telefonu kapattıktan sonra ağladım. O an anladım ki hayatımdaki en büyük sorun yalnızlık değilmiş; asıl sorun kendime yeni bir anlam bulamamış olmamdı.

Bir sabah aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım darmadağındı. “Böyle devam edemezsin Nermin,” dedim kendi kendime.

O gün işten erken çıktım ve sahile indim. Denizin kenarında oturup uzun uzun düşündüm: Hayat bana ne vermişti, ben ne almıştım? Hep başkaları için yaşamıştım; önce ailem için, sonra Murat için, sonra Zeynep için… Peki ya ben? Ben ne istiyordum?

O anda karar verdim: Hayatıma yeni bir yön vermeliydim.

Ertesi gün belediyenin açtığı resim kursuna yazıldım. Çocukken çok severdim resim yapmayı ama yıllardır elime fırça almamıştım. İlk derste ellerim titredi ama zamanla alıştım. Kursa gelen kadınların çoğu benim gibi yalnızdı; kimisi dul, kimisi boşanmış, kimisi çocukları yurtdışında… Hepimizin ortak noktası yalnızlıktı ama birlikte gülmeyi de öğrendik.

Bir akşam kurs çıkışı Ayşe Abla bana sarıldı: “Nermin, iyi ki geldin bu kursa! Seninle konuşmak bana çok iyi geliyor.” O an içimde bir sıcaklık hissettim; belki de yeniden dostluk kurabilirdim.

Zamanla hayatımdaki boşluklar dolmaya başladı. Zeynep’le daha sağlıklı bir ilişki kurduk; onu sık sık aramıyor ama mesaj atıyordum: “Seni seviyorum kızım.” O da bana fotoğraflar gönderiyordu; yeni arkadaşlarıyla çekilmiş kareler, Ankara’nın parklarından manzaralar…

Bir gün Murat aradı; yıllardır ilk defa.

“Nermin, nasılsın?”

“İyiyim,” dedim bu kez yalan söylemeden.

“Zeynep’i özledim,” dedi kısık sesle.

“Arayabilirsin Murat, o da seni özlüyor.”

Kısa bir sessizlik oldu.

“Beni affedebildin mi?”

Bir an duraksadım; yılların acısı içimde kıpırdadı ama artık öfkem kalmamıştı.

“Hayat devam ediyor Murat,” dedim sadece.

O gece uzun uzun düşündüm: Affetmek kolay değildi ama geçmişe takılı kalmak daha da zordu.

Şimdi her sabah yeni bir umutla uyanıyorum. Yalnızlığımı kabullendim; hatta bazen sevmeye bile başladım. Kendi ayaklarım üzerinde durmayı öğrendim ve en önemlisi, kendimi yeniden keşfettim.

Bazen düşünüyorum: Hayat bize hep beklenmedik darbeler vuruyor ama asıl mesele o darbelerden sonra nasıl ayağa kalktığımız değil mi? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız? Yalnızlıkla nasıl başa çıkardınız?