Gölgedeki Kahraman: Bir Babayla Hesaplaşma

“Yine mi geç kaldın, Oğuz?” Annemin sesi, apartman boşluğunda yankılandı. Elindeki poşet yere düşerken, içindeki domatesler merdivenlere yuvarlandı. O an, çocukluğumun bütün ağırlığıyla üzerime çöktüğünü hissettim. Annemle göz göze geldik; gözlerinde hem öfke hem de derin bir yorgunluk vardı. “Baban olsaydı…” diye başladı, ama cümlesini tamamlamadı. O cümle hiç tamamlanmazdı zaten; babamın adı evimizde hep bir boşluk olarak kalmıştı.

Babam, Mahmut Yılmaz, mahallemizin kahramanıydı. 1999 depreminde enkazdan onlarca kişiyi kurtarmış, gazetelere çıkmıştı. Herkes onu konuşurdu: “Mahmut abi şöyle cesurdu, Mahmut abi böyle yardımseverdi.” Ama ben onu hep akşamları eve yorgun argın dönerken, annemin sessiz gözyaşları arasında izlerdim. Babamın kahramanlığı bizim evde bir ağırlık olmuştu; annem her fırsatta onun yokluğunu bana hatırlatır, ben ise onun gölgesinde ezilirdim.

Liseye başladığımda, babamın adıyla anılmak artık bana gurur değil, yük getiriyordu. Öğretmenler bile “Sen Mahmut Yılmaz’ın oğlusun değil mi?” diye sorardı. Sanki kendi ismim yokmuş gibi… Bir gün okuldan eve dönerken, mahalledeki çocuklardan biri bana “Kahramanın oğlu!” diye seslendi. O an öfkeyle dönüp bağırdım: “Benim de adım var! Ben Oğuz!” Ama kimse duymadı.

Annemle aramızdaki mesafe her geçen gün arttı. O, babamın hatırasına tutunarak yaşamaya çalışıyordu; ben ise kendi kimliğimi bulmak için çırpınıyordum. Bir gece, annem mutfakta eski bir fotoğraf albümünü karıştırırken yakaladım onu. Babamın gençlik fotoğrafına bakıyordu. Gözleri dolmuştu. Sessizce yanına oturdum.

“Anne… Beni neden hep babamla kıyaslıyorsun?” dedim.

Başını kaldırmadan cevap verdi: “Oğuz, baban çok iyi bir insandı. Onun gibi olmanı istiyorum.”

“Ya ben başka biri olmak istiyorsam?”

İlk kez o gece annem bana uzun uzun baktı. Gözlerinde bir şaşkınlık ve korku vardı. “Sen… Senin de hakkın var tabii,” dedi ama sesi titriyordu.

O günden sonra evdeki sessizlik daha da derinleşti. Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındım. Annem yalnız kaldı; ben ise özgürlüğün tadını çıkarmaya çalıştım. Ama ne zaman başarısız olsam, ne zaman bir hata yapsam, babamın gölgesi yine üzerime düşüyordu. Sanki onun gibi cesur ve başarılı olamazsam, hiçbir zaman tam anlamıyla kabul edilmeyecektim.

Bir gün annem aradı. Sesi tuhaftı: “Oğuz, eve gelmen lazım.”

Otobüsle Eskişehir’e dönerken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Eve vardığımda annemi kapıda beklerken buldum. Gözleri şişmişti; elinde eski bir poşet vardı. “Babanın eşyalarını ayıklıyorum,” dedi sessizce.

O gece birlikte kutuyu açtık. İçinden babama ait bir defter çıktı. Defterin ilk sayfasında şunlar yazıyordu: “Kahraman olmak kolay değil; bazen en çok sevdiklerini kırıyorsun.”

Sayfaları çevirdikçe babamın iç dünyasını keşfetmeye başladım. Onun da korkuları, pişmanlıkları vardı. Bir gece anneme yazdığı mektubu buldum:

“Sevgili Emine,
Bazen seni ve Oğuz’u ihmal ettiğimi biliyorum. Kahraman olmak için dışarıda savaşıyorum ama evde en büyük savaşı kaybediyorum galiba…”

Annem gözyaşlarını tutamadı. “Bak Oğuz,” dedi, “Baban da hata yapmış.”

O an ilk kez babamı insan olarak gördüm; kusurlarıyla, korkularıyla… Ve annemi de… Onun da yükü ağırdı; yıllarca yalnız kalmış, hep güçlü görünmeye çalışmıştı.

Ertesi sabah kahvaltıda annemle uzun uzun konuştuk.

“Anne,” dedim, “Ben senin oğlunum ama aynı zamanda kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”

Annem başını salladı: “Biliyorum oğlum… Belki de yıllarca seni anlamadım.”

O gün ilk defa birbirimize sarıldık ve ağladık.

Şimdi İstanbul’a dönerken pencereden dışarı bakıyorum. Babamın gölgesi hâlâ peşimde ama artık onunla barışmaya hazırım.

Peki siz hiç ailenizin gölgesinde ezildiğinizi hissettiniz mi? Kendi kimliğinizi bulmak için nelerden vazgeçtiniz?