Bir Mezarlık Yolculuğu: İkinci Şans

“Neden hep ben?” diye içimden geçirdim, annemin mezarından dönerken otobüsün camına başımı yaslamıştım. Yağmur damlaları camda yarışırken, gözlerimden süzülen yaşlar onlara eşlik ediyordu. Otobüste benden başka birkaç kişi daha vardı; hepsi kendi derdine gömülmüş, kimse kimseye bakmıyordu. İstanbul’un gri gökyüzü, sanki içimdeki kasveti yansıtıyordu.

Yanımda oturan yaşlı kadın birden bana döndü, “Kızım iyi misin?” dedi. Sesi titrek ama şefkatliydi. Gözlerimi silip başımı salladım. “İyiyim teyze, sağ ol.” dedim ama sesim çıkmadı neredeyse. O an, annemin bana çocukken söylediği sözler aklıma geldi: “Hayatta ne olursa olsun, güçlü olacaksın Elif.”

Ama güçlü olmak ne demekti? Annemi geçen yıl kaybettikten sonra, babamla aramızdaki bağ da kopmuştu. Babam, annemin ölümünden sonra kendini tamamen işine vermiş, beni ve kardeşim Cem’i adeta unutmuştu. Evde konuşmalarımız sadece zorunlu ihtiyaçlar etrafında dönüyordu. Cem ise ergenliğin verdiği öfkeyle her şeye isyan ediyordu.

Otobüs şehir merkezine yaklaşırken, dışarıda eski tek katlı evlerin yerini yeni apartmanlar almaya başlamıştı. Çocukluğumun geçtiği mahalle artık yoktu; sokak aralarındaki bakkallar, komşu teyzelerin balkon sohbetleri… Hepsi birer birer silinmişti. Sanki hayatımdaki her şey gibi.

Telefonum titredi. Ekranda babamın adı yazıyordu. Bir an açıp açmamak arasında tereddüt ettim. Sonunda açtım.

“Elif, neredesin?”

“Otobüsteyim baba, mezarlıktan dönüyorum.”

Derin bir sessizlik oldu. Sonra kısık bir sesle, “Yemek hazır, geç kalma,” dedi ve kapattı. Eskiden annem arardı böyle zamanlarda; “Kızım, eve gelince çay koyarım, sohbet ederiz,” derdi. Şimdi ise evde sadece soğuk duvarlar ve birbirine yabancı üç insan vardı.

Otobüsten indiğimde yağmur daha da hızlanmıştı. Eve yürürken ayakkabılarım suya bulandı. Kapıyı açtığımda Cem’in odasından yüksek sesle müzik geliyordu. Babam ise mutfakta sessizce çorba karıştırıyordu.

“Hoş geldin,” dedi babam ama göz göze gelmedik.

“Hoş bulduk.”

Masaya oturduğumda Cem de geldi. Suratında asık bir ifade vardı.

“Yine mezarlığa mı gittin abla?” dedi alaycı bir sesle.

“Evet, annemi özledim.”

Cem sandalyesini geri itti. “Hepiniz annemi özlüyorsunuz da ben özlemiyor muyum sanıyorsunuz? Ama kimse benimle konuşmuyor!” diye bağırdı ve odasına kapandı.

Babam başını öne eğdi. “Elif… Biliyorum, sana iyi bir baba olamadım son zamanlarda.”

İçimde biriken öfke patladı: “Baba! Annem öldüğünden beri hepimiz dağıldık! Sen konuşmuyorsun, Cem isyan ediyor… Ben de ne yapacağımı bilmiyorum!”

Babamın gözleri doldu. İlk defa onu bu kadar çaresiz gördüm.

“Bilmiyorum Elif… Annen gidince ben de yarım kaldım.”

O gece odama çekildiğimde, eski fotoğraflara baktım. Annemle pikniğe gittiğimiz bir fotoğraf vardı; hepimiz gülüyorduk. O an fark ettim ki, annemin yokluğunda sadece onu değil, kendimizi de kaybetmiştik.

Ertesi sabah işe gitmek için hazırlanırken Cem yanıma geldi.

“Abla… Dün gece için özür dilerim.”

Onu kucakladım. “Ben de üzgünüm Cem. Belki de birbirimize daha çok sarılmamız lazım.”

O gün işte kafamı toparlayamadım. Müdürüm Ayşe Hanım yanıma gelip, “Elif, iyi misin? Son zamanlarda dalgınsın,” dedi.

Bir anda gözlerim doldu. “Annem öldüğünden beri hiçbir şey yolunda gitmiyor Ayşe Hanım…”

Ayşe Hanım elimi tuttu. “Bak Elif, hayat bazen çok acımasız olur ama unutma; her kayıp yeni bir başlangıçtır. Kendine ve ailene ikinci bir şans ver.”

O sözler aklıma kazındı. Akşam eve döndüğümde babamla Cem’i salonda buldum. Sessizce yanlarına oturdum.

“Baba… Cem… Belki de annemin yokluğunu birlikte aşabiliriz. Konuşmayı denesek? Birlikte yemek yesek, eski günlerdeki gibi?”

Babam başını salladı. “Deneyelim Elif.”

O akşam ilk defa sofrada gülümsemeler oldu. Cem espriler yaptı, babam yemeğe tuz koymayı unuttuğu için hepimiz güldük. Annemin yokluğu hâlâ içimizi acıtıyordu ama ilk defa umut hissettim.

Gecenin sonunda pencereden dışarı bakarken kendi kendime sordum: “Acaba gerçekten ikinci bir şans mümkün mü? Sizce aile olmak için yeniden başlayabilir miyiz?”