Ben Anne Değil, Ücretsiz Bakıcı Değilim: Bir Türk Annenin Sınırları ve Mücadelesi
“Zeynep, bak bir şey rica edeceğim… Yarın ablamın çocuklarını da alıp bizimkilerle ilgilensen olur mu?”
Emre’nin sesi mutfağın kapısında yankılanırken, oğlum Kerem’in ağlaması kulaklarımı deliyor. Bir elimde mama kaşığı, diğer elimle ocaktaki çorbayı karıştırıyorum. Gözlerimden yaşlar süzülüyor mu, yoksa sadece buhar mı? Bilmiyorum. Sadece yorgunum. Çok yorgunum.
“Emre, ben zaten Kerem’le bütün gün evdeyim. Bir de ablanın çocukları… Ben bakıcı değilim ki!”
Emre’nin yüzü asılıyor. “Zeynep, ablamın işi çıktı. Bir günlüğüne işte… Hem sen evdesin, ne olacak?”
İşte tam da bu cümle… ‘Sen evdesin, ne olacak?’ Sanki evde olmak hiçbir şey yapmamak demek. Sanki annelik, evin içinde görünmez bir işmiş gibi. Sanki ben yokmuşum gibi.
Kerem’in ağlaması daha da yükseliyor. Kucağıma alıp sallamaya başlıyorum. İçimde bir öfke kabarıyor ama suçluluk da hemen ardından geliyor. Belki de fazla hassasım. Belki de anneliği yanlış anlıyorum. Ama ya değilse?
O gece uyuyamıyorum. Kerem’in nefesini dinliyorum. Emre yanımda derin uykuda. Kafamda binlerce soru: Neden herkes benden fedakârlık bekliyor? Neden ben kendi sınırlarımı koyunca bencil oluyorum? Annem de hep böyleydi; kendini unuturdu, herkes için koştururdu. Sonra sessizce ağlardı geceleri.
Sabah olduğunda Emre işe gidiyor. Ablası Ayşe, iki çocuğuyla kapıda beliriyor. “Zeynep’ciğim, Allah razı olsun valla. Sen olmasan ne yapardım?” diyor. Gülümsüyorum ama içimden bağırmak istiyorum: Ben iyi biri olduğum için değil, hayır diyemediğim için buradayım!
Çocuklar evi birbirine katıyor. Kerem ağlıyor, Ayşe’nin oğlu duvarlara tırmanıyor, kızı oyuncakları dağıtıyor. Ben ise bir köşede kendimi kaybolmuş hissediyorum. Annem arıyor: “Kızım, Ayşe’ye yardım etmek sevaptır. Sen de anne oldun artık, anlayışlı ol.”
Telefonu kapatınca gözlerim doluyor. Annem de anlamıyor beni. Kimse anlamıyor sanki.
Akşam Emre eve geliyor. Yorgun ama rahat. “Çocuklar iyi miydi?” diye soruyor. “İyiydi,” diyorum kısık sesle. O an fark ediyorum: Benim iyi olup olmadığımı kimse sormuyor.
Gece yine uyuyamıyorum. İçimde bir isyan var ama dışarıya çıkamıyor. Ertesi gün Ayşe tekrar arıyor: “Zeynep’ciğim, haftaya da bir gün bakabilir misin? Senin elin çok yatkın.”
Dayanamıyorum artık.
“Bak Ayşe,” diyorum titreyen sesimle, “Ben de yoruluyorum. Benim de kendime ait bir hayatım var. Herkes benden bir şeyler bekliyor ama ben kimim? Ben sadece anne miyim? Sadece bakıcı mıyım?”
Ayşe bir an sessiz kalıyor. Sonra kırılmış bir sesle, “Tamam Zeynep, kusura bakma,” diyor ve telefonu kapatıyor.
Emre akşam eve gelince olanları anlatıyorum. Yüzüme bakmıyor bile.
“Ne var yani Zeynep? Biraz yardım etsen ne olurdu? Hepimiz birbirimize destek olmazsak nasıl olacak bu işler?”
İşte yine suçluluk… Yine yalnızlık…
O gece Kerem’i uyuturken pencereden dışarı bakıyorum. İstanbul’un ışıkları parlıyor ama içimde karanlık var sanki. Kendi anneliğimi sorguluyorum: Ben kötü bir anne miyim? Bencil miyim? Yoksa sadece insan gibi yaşamak mı istiyorum?
Bir hafta boyunca kimse aramıyor beni. Ne Ayşe, ne annem… Emre ise soğuk davranıyor. Evde bir yabancı gibiyim.
Bir sabah Kerem’in gülüşüyle uyanıyorum. O an anlıyorum ki; ben iyi bir anneyim ama önce kendime iyi olmalıyım.
O gün annemi arıyorum.
“Anne,” diyorum, “Sen de yorulmaz mıydın? Hiç kendini düşünmedin mi?”
Annem sessizleşiyor.
“Yorulurdum kızım,” diyor titrek bir sesle, “Ama bize öyle öğretildi… Kadın dediğin herkes için fedakârlık yapar.”
“Peki mutlu muydun?”
Uzun bir sessizlik oluyor.
“Bazen… Ama çoğu zaman yalnızdım.”
Telefonu kapattıktan sonra gözyaşlarımı tutamıyorum.
O akşam Emre’yle konuşmaya karar veriyorum.
“Emre,” diyorum kararlı bir sesle, “Ben sadece anne değilim, sadece bakıcı değilim! Benim de sınırlarım var. Yardım etmek istiyorum ama önce kendime iyi olmam lazım.”
Emre başta anlamıyor ama sonra sessizce dinliyor beni.
“Belki haklısın,” diyor sonunda, “Ama bize de böyle öğretildi…”
İşte o an anlıyorum ki; bu sadece benim değil, hepimizin hikâyesi… Annelerimizin, kız kardeşlerimizin, bütün kadınların hikâyesi…
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi sınırlarınızı korumak isterken suçluluk hissettiniz mi? Anneliğin yükü bazen sizi de ezdi mi? Yoksa hâlâ herkesin beklentilerini karşılamaya mı çalışıyorsunuz?