Bir Cumartesi Sabahı Annemle Yüzleşmek: Geri Dönüşün Gölgesinde
“Zeynep, kalk kızım! Bak sabah oldu, güneş doğdu!” Annemin sesi, sanki beynimin içinde yankılandı. Gözlerimi araladığımda saat daha 5:30’du. Cumartesi sabahıydı ve ben, kocam Murat’la birlikte, bir haftanın yorgunluğunu atmak için biraz daha uyumayı hayal ediyordum. Ama annem, Fatma Hanım, yirmi yıl sonra Almanya’dan dönmüş, sanki hiç gitmemiş gibi evin düzenini eline almıştı.
Murat yanımda homurdandı. “Zeynep, annen yine erkenden kalktı. Vallahi bu evde huzur kalmadı.”
İçimden bir of çektim. Annem, Almanya’da ve Hollanda’da yıllarca temizlik işlerinde çalışmış, bize para göndermişti. Babam vefat ettikten sonra, ben ve kardeşim Emre’yi okutabilmek için kendini feda etmişti. Ama şimdi, döndüğünde, sanki geçmişteki tüm eksiklikleri telafi etmek istercesine hayatımıza müdahale ediyordu.
Kalkıp mutfağa gittiğimde annem çoktan kahvaltıyı hazırlamıştı. Masada taze simitler, peynirler, zeytinler… Ama yüzünde bir huzursuzluk vardı. “Kızım, Murat da kalksın. Hep beraber yiyelim.”
Murat’ın suratından düşen bin parça. “Fatma Teyze, biraz daha uyuyayım mı?”
Annemin sesi sertleşti: “Oğlum, çalışmak için erken kalkıyorsunuz da ailece kahvaltı etmek için mi kalkamıyorsunuz?”
İçimde bir şeyler kırıldı. Annemle aramızda görünmez bir duvar vardı. O duvarı ne kadar aşmaya çalışsam da, annemin gözlerinde hep bir sitem, hep bir eksiklik vardı.
Kahvaltı boyunca annem sürekli konuştu: “Almanya’da insanlar sabah altıda kalkar, disiplinli olur. Burada herkes tembel olmuş.”
Emre ise telefonuna gömülmüş, arada sırada başını kaldırıp “Evet anne” demekle yetiniyordu. Murat ise bana bakıp gözleriyle yardım istiyordu.
Birden annem bana döndü: “Zeynep, senin iş yerinde terfi meselesi ne oldu?”
Yutkundum. “Anne, patron başka birini seçti.”
Annemin yüzü asıldı. “Kızım senin kadar çalışan yoktu orada. Neden hep başkaları kazanıyor?”
İçimdeki öfke kabardı. “Anne, her şey senin istediğin gibi olmuyor işte!” dedim istemsizce.
Bir anlık sessizlik oldu. Annem gözlerini kaçırdı. Sonra yavaşça kalktı ve mutfağa gitti.
Murat fısıldadı: “Keşke biraz daha anlayışlı olsa…”
Ama annemi suçlayamıyordum. O da kendi savaşını vermişti yıllarca gurbet ellerde. Şimdi ise kendini yabancı hissettiği bu evde, ait olmaya çalışıyordu.
O gün boyunca evde bir gerginlik vardı. Annem sürekli temizlik yaptı, eski fotoğrafları çıkardı, çocukluğumuzdan bahsetti. Akşam olduğunda Emre dayanamayıp patladı:
“Anne! Lütfen biraz rahat bırak bizi! Sen yokken de hayatımız vardı!”
Annemin gözleri doldu. “Ben sizin için çalıştım! Siz rahat edin diye kendimi harcadım! Şimdi de mi fazlayım?”
O an içimde bir suçluluk hissettim. Annemin fedakarlığına minnettar olmalıydım ama onun sevgisiyle baskısı arasında sıkışıp kalmıştım.
Gece Murat’la konuşurken gözlerim doldu: “Ben annemi çok özlemiştim ama şimdi onunla nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.”
Murat sarıldı: “Belki de onunla açıkça konuşmalısın.”
Sabah olduğunda annemi mutfakta ağlarken buldum. Yanına oturdum.
“Anne… Biliyorum bize çok emek verdin. Ama bazen… Bazen nefes almak istiyorum.”
Annem başını eğdi: “Ben de nefes almak istiyorum kızım. Orada hep yalnızdım. Şimdi de burada yabancıyım.”
İkimiz de sustuk. Sadece birbirimizin elini tuttuk.
Belki de aile olmak böyle bir şeydi; kırgınlıklarla, yanlış anlaşılmalarla ama sonunda birbirine tutunmakla ilgiliydi.
Şimdi düşünüyorum da… Annemin fedakarlığı mı bizi bu hale getirdi, yoksa biz mi ona yabancılaştık? Sizce ailede dengeyi bulmak mümkün mü? Yoksa her fedakarlık yeni bir yara mı açar?