Kırık Bir Hayatın Kırık Evi: Bir Anadolu Köyünde Geçmişle Yüzleşme
— Baba, neden hâlâ bu evde kalmakta ısrar ediyorsun? diye sordum, sesim titreyerek. O an, annem mutfakta sessizce çay dolduruyordu; gözleri yere sabitlenmişti. Babam ise eski ahşap masanın başında, tek koluyla bastonunu kavramış, pencereden dışarı bakıyordu. Dışarıda rüzgâr, bahçedeki ceviz ağacının dallarını sallıyor, eski evin duvarlarına çarpan sesler içimde yankılanıyordu.
Babam, Mehmet Ali, bu köyde doğmuş, burada büyümüş. On yedi yaşında askere gitmiş, savaşın ortasında bir kolunu kaybedip kırk beş yılında eve dönmüş. O günden beri de bu köyden hiç ayrılmamış. Annem Hacer ise şehirden gelin gelmiş, ama hiçbir zaman tam anlamıyla buraya ait olamamıştı. Ben ise İstanbul’da doğup büyüdüm; köy bana hep yabancı, hep soğuk gelmişti. Ama şimdi, yıllar sonra babamın isteğiyle, ailecek bu eve dönmüştük. Sözde birkaç gün kalacak, eski evi gözden geçirecek, belki de satacaktık.
Ama daha ilk akşamdan itibaren evin duvarları arasında bir huzursuzluk dolaşmaya başladı. Akşam yemeğinde babamın çocukluk arkadaşı İsmail Amca uğradı. Masada sessizce otururken birdenbire, “Mithat hâlâ dönmedi mi?” diye sordu. Annem hemen atıldı: “Yok, komşu köydeki eski okul binasını sökmeye gitmiş. Akşama gelir dedi.”
Babamın yüzü bir an karardı. “O binada ne işimiz var bizim? Herkes kendi işine baksın,” dedi sertçe. Annem sustu, ben ise anlam veremedim. Sonra İsmail Amca bana döndü: “Senin baban da böyleydi işte gençken. Kimseye eyvallahı yoktu. Ama savaş insanı değiştiriyor evlat.”
O gece odama çekildiğimde duvarların arasından gelen fısıltılar gibi geçmişin ağırlığını hissettim. Babamın savaşta yaşadıkları, annemin suskunluğu ve köyde herkesin bildiği ama kimsenin konuşmadığı sırlar…
Ertesi sabah güneş doğmadan uyandım. Bahçede babamı tek koluyla odun kırarken buldum. Yanına yaklaştım.
— Baba, neden bu kadar öfkelisin? dedim.
Bir süre sustu. Sonra başını kaldırmadan konuştu:
— Bu evde her şey yarım kaldı oğlum. Benim kolum gibi… Savaş bitti ama içimizdeki savaş hiç bitmedi.
O an gözlerim doldu. Babamın kırık kolu gibi, ailemiz de kırık döküktü aslında. Annemle babam arasında yıllardır süren sessiz bir mesafe vardı. Ben ise o mesafenin ortasında büyümüştüm.
O gün öğleden sonra komşu köyden haber geldi: Mithat Amca’nın traktörü devrilmişti. Köyde herkes telaşla oraya koştu. Babam bastonunu alıp hızla çıktı; ben de peşinden gittim. Olay yerine vardığımızda herkes susmuştu. Mithat Amca ağır yaralıydı.
Babam dizlerinin üstüne çöktü, tek koluyla arkadaşının elini tuttu:
— Beni affet Mithat… dedi kısık bir sesle.
O an herkes dondu kaldı. Annem yanıma yaklaşıp fısıldadı:
— Babanla Mithat yıllar önce büyük bir kavga etmişti. Savaş sonrası köyde kalan tek gençler onlardı. Birbirlerine sırt çevirdiler ama aslında birbirlerinden başka kimseleri yoktu.
O gece köyde bir sessizlik hâkimdi. Babam odasında tek başına oturuyordu; annem ise mutfakta ağlıyordu. Ben ise ilk kez ailemin geçmişini anlamaya başlamıştım.
Ertesi sabah babam yanıma geldi.
— Oğlum, bu evde kalmak istemiyorum artık. Her şey bana kaybettiklerimi hatırlatıyor. Ama satmaya da kıyamıyorum…
— Peki ne yapacağız baba? dedim.
— Belki de geçmişle barışmanın zamanı gelmiştir, dedi ve gözleri doldu.
O an anladım ki; bazen en büyük savaşlarımızı kendi içimizde veriyoruz. Babamın kaybettiği kolu, annemin suskunluğu ve benim yabancılığım… Hepsi bu evin duvarlarında yankılanıyordu.
Köyde geçirdiğimiz o birkaç gün boyunca ailemle yüzleşmek zorunda kaldım. Babamla uzun uzun konuştuk; annemle birlikte eski fotoğraflara baktık. Her fotoğraf bir yara açtı ama aynı zamanda iyileştirdi de.
Son gün babam bana dönüp şöyle dedi:
— Oğlum, geçmişi unutmak mümkün değil ama onunla yaşamayı öğrenmek gerek.
Şimdi İstanbul’a dönerken aklımda tek bir soru var: Sizce insan geçmişiyle gerçekten barışabilir mi? Yoksa bazı yaralar asla kapanmaz mı?