Bir Mart Akşamı: Kediler, Erkekler ve Lale Kokusu
“Zeytin! Yine mi saksıyı devirdin?” diye bağırdım, ellerim toprağa bulanırken. Yağmurun cama vuran sesiyle karışan bu öfke, içimdeki fırtınanın sadece küçük bir yansımasıydı. Annem mutfaktan seslendi: “Kızım, bırak şu kediyi de gel, çay koydum.” Ama ben yerden kalkamadım; sanki o devrilen saksı, içimdeki bütün düzeni de altüst etmişti.
Mart ayının ilk günüydü. İstanbul’da yağmur, gökyüzünü griye boyamıştı. O an, hayatımın en önemli kararını vermek üzere olduğumu biliyordum ama kimseye söyleyemiyordum. Babamın eski radyosundan yükselen türküye kulak kesildim: “Gurbet elde bir başıma…”
Zeytin miyavlayarak kucağıma atladı. Onun sıcaklığına sığınmak istedim ama aklımda dönüp duran tek şey, geçen hafta babamla yaşadığımız o tartışmaydı. “Senin için en iyisini istiyorum,” demişti babam, gözleri dolu dolu. “Ama ben kendi yolumu çizmek istiyorum baba!” diye bağırmıştım. O an annem araya girmişti: “Yeter artık! Bu evde huzur kalmadı.”
O günden beri evde bir sessizlik hâkimdi. Annem, babamla konuşmamamı istiyordu. Babam ise akşamları erkenden odasına çekiliyordu. Ben ise işten eve döndüğümde, Zeytin’le baş başa kalıyor, pencereden yağmuru izliyordum. Hayatımda ilk kez bu kadar yalnız hissediyordum.
O akşam işyerinde de huzursuzdum. Olağanüstü bir şey olmamıştı ama içimde bir ağırlık vardı. Patronum Cemal Bey’in sesi hâlâ kulaklarımdaydı: “Elif Hanım, şu raporları yarına yetiştirmeniz lazım.” Yorgunlukla eve dönerken marketten bir demet lale aldım. Lalenin kokusu bana çocukluğumu hatırlattı; annemin bahçede ektiği laleleri…
Eve girer girmez annem göz ucuyla baktı: “Yine mi çiçek aldın? Evde yer kalmadı.” Sustum. Çünkü biliyordum, annem çiçekleri sevmezdi; ona göre çiçekler gereksiz masraftı. Ama ben her defasında inadına alıyordum. Belki de çocukluğumdan beri anneme inat yaşamayı öğrenmiştim.
O gece babam salona geldiğinde, elinde eski bir fotoğraf vardı. “Bak Elif,” dedi, sesi titrek. “Bu fotoğrafı buldum bugün.” Fotoğrafa baktım; genç bir kadın ve adam, aralarında küçük bir kız çocuğu… Annemle babamdı onlar, yanlarındaki ise benmişim. Ama fotoğrafta bir kişi daha vardı: Babamın kardeşi Ahmet Amca.
Birden annem sinirle ayağa kalktı: “O fotoğrafı kaldır! O günleri hatırlamak istemiyorum.” Babam sessizce başını eğdi. Ben ise şaşkındım; çünkü Ahmet Amca yıllardır kayıptı ve ailede onun adı bile anılmazdı.
O gece uyuyamadım. Zeytin yanıma kıvrıldı ama içimdeki huzursuzluk geçmedi. Sabah olduğunda anneme sordum: “Anne, Ahmet Amca’ya ne oldu?” Annem gözlerini kaçırdı: “O konuyu açma Elif. Geçmişte kaldı.”
Ama ben duramadım. İşe gitmeden önce babama yaklaştım: “Baba, bana anlatır mısın? Ahmet Amca neden gitti?” Babam derin bir nefes aldı: “Bazen ailede öyle sırlar olur ki, anlatmak kolay değildir kızım. Ama bilmeni isterim ki, herkesin kendi yolunu seçme hakkı vardır.”
O gün işyerinde aklım hep evdeydi. Cemal Bey’in lafları bile umurumda değildi artık. Akşam eve dönerken yine yağmur yağıyordu. Bu sefer marketten çikolata aldım; belki annemin gönlünü alırım diye düşündüm.
Eve geldiğimde annem mutfakta ağlıyordu. Yanına oturdum: “Anne, ne olur anlat bana.” Annem titreyen elleriyle saçımı okşadı: “Ahmet Amcan gençken çok hayalperestti. Babanla hep kavga ederlerdi; biri gerçekçi, diğeri hayalperest… Bir gün tartıştılar ve Ahmet evi terk etti. O günden sonra hiç haber alamadık.”
İçimde bir boşluk oluştu; sanki kendi hayatımı yaşıyor gibiydim. Ben de babamla kavga etmiş, kendi yolumu seçmek istemiştim. Ya ben de bir gün çekip gidersem? Ya ailemle aramdaki bağlar koparsa?
O gece babam yanıma geldi: “Kızım,” dedi, “herkes hata yapar ama önemli olan birbirimizi affedebilmek.” Gözlerim doldu: “Baba, ben seni üzmek istemedim.” Babam sarıldı bana: “Senin mutlu olmanı istiyorum Elif.”
Ertesi sabah yağmur dinmişti ama içimdeki fırtına hâlâ sürüyordu. Zeytin pencere kenarında uyuyordu; laleler ise vazoda solmaya başlamıştı. Hayat da böyleydi işte; bazen en güzel şeyler bile solup gidiyordu.
O gün işyerinde Cemal Bey beni çağırdı: “Elif Hanım, sizinle özel konuşmak istiyorum.” İçimden kötü bir şey olacağını hissettim. Cemal Bey ciddi bir ifadeyle devam etti: “Size Ankara’daki şubede bir pozisyon teklif ediyoruz. Düşünün, kararınızı yarına kadar verin.”
Eve dönerken kafam karmakarışıktı. Ankara’ya gitmek demek, ailemi bırakmak demekti. Ya ben de Ahmet Amca gibi kaybolursam? Ya ailemle aramdaki bağlar tamamen koparsa?
Akşam yemeğinde sessizlik vardı. Sonunda dayanamayıp söyledim: “Bana Ankara’da iş teklif ettiler.” Annem hemen itiraz etti: “Gitmeni istemiyorum!” Babam ise sessizce başını salladı: “Sen bilirsin kızım.”
O gece sabaha kadar düşündüm. Zeytin başucumda uyuyordu; laleler ise tamamen solmuştu artık. Sabah olduğunda kararımı verdim.
Kahvaltıda aileme döndüm: “Ben gidiyorum,” dedim titreyen sesle. Annem ağlamaya başladı; babam ise gözyaşlarını saklamaya çalıştı.
Valizimi toplarken Zeytin yanıma geldi; sanki gitmemi istemiyordu. Laleleri çöpe attım; çünkü bazı şeyleri geride bırakmak gerekiyordu.
Otobüse binerken son kez arkamı döndüm; annem pencereden bakıyordu, babam ise kapının önünde durmuştu.
Şimdi Ankara’da yeni bir hayata başlıyorum ama içimde hâlâ o sorular var:
Bir insan kendi yolunu seçerken ailesini ne kadar geride bırakabilir? Yoksa her yeni başlangıç biraz da kaybetmek midir?