Ağabeyimin Düğününde Kırılan Hayallerim
“Yeter artık, susun! Bugün ağabeyimin düğünü, bari bugün kavga etmeyin!” diye bağırdım, sesim titreyerek. Annemle babam, mutfağın ortasında yine birbirlerine bağırıyorlardı. Annemin gözleri dolmuştu, babam ise öfkeyle yumruğunu masaya vurmuştu. O an, yıllardır kaçtığım eve neden dönmek istemediğimi bir kez daha anladım. İstanbul’dan kalkıp memlekete, Eskişehir’in kenar mahallesine, sırf ağabeyim Murat’ın düğünü için dönmüştüm. Ama daha eve adımımı atar atmaz, çocukluğumun kabusları yeniden başlamıştı.
Annem, “Senin yüzünden çocuklar huzur görmedi bu evde!” diye bağırdı babama. Babam ise “Ben mi? Senin dırdırından bıktım artık!” diye karşılık verdi. Ben aralarına girip onları ayırmaya çalışırken, küçük kardeşim Zeynep kapının arkasında sessizce ağlıyordu. O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllarca İstanbul’da tek başıma tutunmaya çalışırken, ailemin bana yüklediği yüklerden kaçtığımı sanmıştım. Ama ne zaman geri dönsem, o yükler omuzlarıma daha da ağır biniyordu.
Ağabeyim Murat, her zaman ailenin gururuydu. Üniversiteyi bitirip iyi bir işe girmişti. Herkes ona imrenirdi. Ben ise üniversiteyi yarıda bırakıp İstanbul’da garsonluk yapıyordum. Annem her fırsatta Murat’ı örnek gösterir, “Bak abine, adam oldu!” derdi. Babam ise bana hiç güvenmezdi; “Sen adam olmazsın,” derdi hep. O yüzden Murat’ın düğünü benim için sadece bir aile buluşması değil, aynı zamanda kendimi ispatlama savaşıydı.
Düğün sabahı, evde hummalı bir telaş vardı. Annem sabaha kadar uyumamış, börekler açmıştı. Zeynep gelinliğin tüllerini ütülüyordu. Ben ise salonda oturmuş, eski fotoğraf albümlerine bakıyordum. Bir fotoğrafta Murat’la ben ilkokul önlüğüyle yan yana gülümsüyorduk. O zamanlar her şey daha kolaydı; annemle babam henüz bu kadar kavga etmiyordu, biz de kardeşçe oynardık sokakta.
Birden annem yanıma geldi, elini omzuma koydu: “Oğlum, sen de mutlu olacaksın bir gün,” dedi yorgun bir sesle. Gözlerimin içine bakmadı bile. O an içimde bir öfke kabardı: “Anne, ben zaten mutluyum,” dedim ama sesim inandırıcı çıkmadı.
Düğün salonuna vardığımızda herkes Murat’ın etrafında pervane olmuştu. Halalarım, teyzelerim, komşular… Herkes Murat’ın başarısından bahsediyor, gelinimiz Elif’in güzelliğini övüyordu. Ben ise köşede tek başıma oturuyordum. Bir ara dayım yanıma geldi: “Ne zaman evleniyorsun bakalım?” diye sordu alaycı bir gülümsemeyle. “Kısmet,” dedim kısa keserek. İçimden “Belki de hiç…” demek geçti ama sustum.
Düğün ilerledikçe ortam daha da kalabalıklaştı. Babam masaların arasında dolaşıyor, herkese gururla oğlunu tanıtıyordu. Annem ise mutfakta kadınlarla birlikte yemek dağıtıyordu. Kimse benim varlığımı fark etmiyordu sanki. Bir ara Elif’in abisiyle göz göze geldik; o da benim gibi kenarda duruyordu. Yanıma gelip sessizce oturdu: “Sen de mi bu kalabalıkta yalnızsın?” dedi gülümseyerek. Bir an rahatladım; sonunda beni anlayan biri vardı.
O sırada salonda bir gürültü koptu. Babam ile Elif’in babası tartışmaya başlamıştı; düğün masrafları yüzünden çıkan eski bir mesele yeniden alevlenmişti. Herkesin gözü önünde bağırışmaya başladılar. Annem koşarak araya girdi, ama babam onu da azarladı: “Sen karışma kadın!” dedi öfkeyle.
O an dayanamadım; ayağa kalkıp babamın yanına gittim: “Yeter artık! Herkese rezil olduk!” diye bağırdım. Babam bana döndü, gözleri öfkeyle parlıyordu: “Sen sus! Senin yüzünden zaten bu ailede huzur yok!” dedi. O an içimde yıllardır biriken her şey patladı: “Benim yüzümden mi? Hepiniz birbirinizi suçluyorsunuz ama kimse kendine bakmıyor!” dedim titreyerek.
Salonda bir sessizlik oldu; herkes bize bakıyordu. Annem ağlamaya başladı, Zeynep köşede titriyordu. Murat ise çaresizce aramıza girmeye çalıştı: “Yeter abi, bugün benim günüm…” dedi ama sesi duyulmadı bile.
O gece eve döndüğümüzde annem odasına kapanıp ağladı. Babam salonda tek başına oturdu, sigarasını yakıp karanlığa daldı. Ben ise çocukluğumun geçtiği odada yatağa uzandım ve tavana baktım. İçimde tarifsiz bir boşluk vardı; ne ailemle barışabiliyordum ne de onlardan kopabiliyordum.
Sabah olunca valizimi topladım; İstanbul’a dönmeye karar vermiştim. Annem kapıda bana sarıldı: “Oğlum, affet bizi… Biz de bilmiyoruz nasıl aile olunur,” dedi gözyaşlarıyla. Babam ise arkamdan sadece başını salladı; hiçbir şey söylemedi.
Otobüs terminalinde Zeynep yanıma geldi: “Abi… Bizi bırakma olur mu?” dedi sessizce. Gözlerim doldu; ona sarıldım: “Hiçbirinizi bırakmıyorum Zeynep… Sadece kendimi bulmam lazım,” dedim.
Otobüs hareket ederken camdan dışarı baktım; çocukluğumun geçtiği sokaklar geride kalıyordu. İçimde hem bir rahatlama hem de büyük bir hüzün vardı.
Şimdi İstanbul’da küçük bir evde yaşıyorum; ailemle aramızda hâlâ mesafeler var ama artık kendimi suçlamıyorum. Belki de aile olmak sadece aynı evde yaşamak değildir… Belki de bazen en sevdiklerimizden uzaklaşmak gerekir kendimizi bulmak için.
Sizce aile olmak ne demek? Hepimiz aynı çatı altında yaşayınca mı aile oluruz, yoksa birbirimizi anlamaya çalışınca mı?