Kaderin Kapısını Açtığı Gece: Bir Anadolu Kadınının Sessiz Çığlığı

“Anne, neden hep bana kızıyorsun? Ben de yoruldum artık!” diye bağırdım, gözyaşlarım yanaklarımı yakarken. Annem, elleri dizlerinde, başı öne eğik, sessizce oturuyordu o eski ahşap bankta. Gecenin serinliği içimize işlerken, mahallemizin loş sokak lambası ikimizi de sarı bir hüzne boyamıştı. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim.

Ben Zehra. Anadolu’nun küçük bir kasabasında doğdum. Babamı küçük yaşta kaybettim; annem, abim ve ben, üçümüz kaldık bu dünyada. Annem, hayatın yükünü sırtında taşırken, ben de onun gölgesinde büyüdüm. Her sabah gün doğmadan kalkar, anneme yardım eder, sonra okula koşardım. Ama yoksulluk, bizim evin duvarlarına sinmişti; ne kadar temizlik yapsak da çıkmazdı.

Liseyi bitirdiğimde, abim Yusuf askerden dönmüştü. O günden sonra evdeki huzur iyice bozuldu. Yusuf iş bulamıyor, annem ise her gün biraz daha içine kapanıyordu. Ben ise üniversite hayaliyle yanıp tutuşuyordum ama paramız yoktu. Bir gece annemle mutfakta otururken, “Anne, üniversiteye gitmek istiyorum,” dedim. Annem gözlerimin içine bakmadan, “Kızım, bizim halimiz ortada. Senin yerin evin,” dedi. O an içimdeki umut kırıldı ama yine de pes etmedim.

Gizlice burs başvuruları yaptım. Geceleri herkes uyurken, eski telefonumdan internet kafeye bağlanıp formları doldurdum. Bir sabah postacı kapıyı çaldı; elinde sarı bir zarf vardı. Annem zarfa bakıp “Yine neyin peşindesin Zehra?” dedi sinirle. Zarfı açtım; burs kazanmıştım! Sevinçten ağladım ama annem suratını astı: “Bizi bırakıp gidecek misin şimdi?”

O gün akşam Yusuf eve sarhoş döndü. Annemle tartışmaya başladılar. “Zehra da gidecekmiş! Hepiniz beni yalnız bırakacaksınız!” diye bağırdı Yusuf. Annem ağlamaya başladı; ben ise odama kaçtım. O gece sabaha kadar uyuyamadım. Pencerenin önünde oturup yıldızlara baktım; acaba başka bir hayat mümkün müydü?

Sonunda kararımı verdim. Sabah anneme yaklaştım: “Anne, gitmek zorundayım. Kendimi bulmak istiyorum.” Annem gözlerime baktı; ilk defa gözlerinde korku gördüm. “Sen gidersen ben ne yaparım Zehra?” dedi titrek bir sesle.

O gün kasabanın meydanındaki bankta oturduk annemle. Sessizlik uzadıkça içimdeki fırtına büyüdü. Sonunda annem konuştu: “Ben de gençken hayal kurardım Zehra. Ama hayat izin vermedi.” Elini tuttum: “Belki benim için izin verir anne.”

Üniversiteye başladığımda her şey çok zordu. Büyük şehirde yalnızdım; cebimde üç kuruş param vardı. Yurt odasında geceleri ağlardım; annemi ve kasabamı özlerdim. Ama derslerime asıldım; çalıştıkça kendime güvenim arttı. Bir gün telefonum çaldı; annem hastaneye kaldırılmıştı.

Hemen kasabaya döndüm. Hastane koridorunda Yusuf’la karşılaştık. Bana öfkeyle baktı: “Sen yokken her şey daha kötü oldu!” dedi. İçimde suçluluk büyüdü ama annemin elini tutunca o suçluluk yerini kararlılığa bıraktı.

Annem iyileşti ama artık eskisi gibi değildi. Ben ise üniversiteyi bitirdim; iyi bir iş buldum. İstanbul’a taşındım; annemi de yanıma aldım. Yusuf ise kasabada kaldı; hâlâ küsüz.

Şimdi akşamları annemle balkonda oturup eski günleri konuşuyoruz. Bazen gözleri dalıyor; “Kaderin kapısı bazen hiç beklemediğin anda açılırmış Zehra,” diyor.

Hayat bana zor yollar sundu ama pes etmedim. Şimdi geriye dönüp bakınca soruyorum kendime: Siz olsaydınız annenizi bırakıp kendi yolunuzu çizer miydiniz? Yoksa kaderin size sunduğu kapıyı açmaya cesaret edebilir miydiniz?