Kaç, Zeynep! Daha Geç Olmadan…
“Zeynep, hadi kızım! Misafirler geldi, hala odanda ne yapıyorsun?” Annemin sesi kapının arkasında titrek ve sabırsızdı. Ellerim titriyordu, aynadaki yansımama baktım: Bembeyaz bir gelinlik, gözlerimde korku ve çaresizlik. Oysa çocukken hayalini kurduğum gün böyle olmamalıydı. İçimdeki fırtına dışarıdan belli olmasın diye derin bir nefes aldım.
Babamın sesi salondan yükseldi: “Zeynep, bak, bu fırsat bir daha ele geçmez. Mahallede herkes konuşuyor, kızımızı iyi bir aileye veriyoruz diye.” Annem kapıyı açtı, gözleri dolu dolu bana baktı. “Kızım, biliyorum zor ama bak, herkesin kaderi böyle. Sen de alışacaksın.”
O an içimden bir çığlık koptu: “Ben alışmak istemiyorum anne! Ben sevmek istiyorum, sevilmek istiyorum. Hayatımı kendim seçmek istiyorum!” Ama bu sözler dudaklarımı terk edemedi. Sadece sessizce başımı eğdim.
Dışarıda davul-zurna sesleri yükseliyordu. Komşu kadınlar kapının önünde fısıldaşıyor, kimisi gelinliğimi övüyor, kimisi damadı konuşuyordu. Damadın adı Murat’tı. Babamın eski dostunun oğlu. Hiçbir zaman bana bir yabancıdan fazlası olmadı. Birkaç kez konuşmuşluğumuz var ama kalbimde hiçbir kıpırtı yoktu. Oysa ben… Ben başka birini seviyordum.
Üniversitede tanıştığım Emre’yi… Onunla hayaller kurmuştuk. Ama Emre’nin ailesi bizim kadar gelenekçi değildi, babam ise onun ailesini uygun bulmamıştı. “Oğlanın kökü belli değil,” demişti babam bir gün. O günden sonra Emre’yle görüşmem yasaklandı. Ama kalbime kim söz geçirebilir ki?
Gelin odasında yalnız kaldığımda telefonumu elime aldım. Emre’den gelen mesajları okudum tekrar tekrar: “Zeynep, kaç! Seni bekliyorum. Birlikte her şeye karşı durabiliriz.” Kalbim deli gibi çarpıyordu ama korkuyordum. Ya ailemden koparsam? Ya toplum beni dışlarsa? Ya annem üzülürse?
Kapı tekrar açıldı, bu kez ablam Elif girdi. Sessizce yanıma oturdu, elimi tuttu. “Zeynep,” dedi fısıltıyla, “Ben de senin yaşındayken aynı korkuları yaşadım. Ama ben kaçamadım. Şimdi her gece keşke diyorum. Sen cesur ol.” Gözlerim doldu. Ablamın gözlerinde yılların yorgunluğu vardı.
Aşağıdan babamın sesi tekrar yükseldi: “Gelin geliyor!” Annem başörtümü düzeltti, ablam gözyaşlarını sildi ve ben merdivenlerden inerken ayaklarım geri geri gidiyordu.
Salonda Murat beni bekliyordu. Yüzünde sahte bir gülümseme, gözlerinde ise gurur vardı. Elimi tuttuğunda içim ürperdi. Babam yanımıza geldi, “Allah mesut etsin,” dedi gururla.
Nikah memuru sorusunu sordu: “Zeynep Yılmaz, hiçbir baskı altında kalmadan Murat Demir’le evlenmeyi kabul ediyor musunuz?”
O an zaman durdu sanki. Herkes bana bakıyordu. Annem ağlamaklı, babam gururlu, Murat heyecanlı… Bir an Emre’nin mesajı aklıma geldi: “Kaç!”
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. “Hayır,” dedim titrek bir sesle. “Ben bu evliliği istemiyorum.”
Salonda buz gibi bir sessizlik oldu. Babam öfkeyle ayağa kalktı: “Ne diyorsun sen? Bizi rezil mi edeceksin?” Annem ağlamaya başladı, Murat’ın yüzü kıpkırmızı oldu.
“Baba,” dedim ağlayarak, “Ben başkasını seviyorum. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”
Babam bana doğru yürüdü, sesi titriyordu: “Sen bizim yüzümüzü yere eğdin! Bundan sonra bu evde sana yer yok!”
Ablam yanıma koştu, beni kucakladı: “Zeynep, git! Kendi yolunu çiz.”
O an kararımı verdim. Gelinliğimle koşarak evden çıktım. Kapının önünde Emre beni bekliyordu arabasıyla. Gözlerinde endişe ve umut vardı.
“Hazır mısın?” dedi Emre.
“Hazırım,” dedim gözyaşları içinde.
Arabaya bindik ve uzaklaştık o evden, o hayatlardan… Arkama bakmadım bile.
O günden sonra hayat kolay olmadı. Ailem benimle konuşmadı aylarca. Toplumun dedikoduları hiç bitmedi. Ama ben ilk defa kendim için yaşamaya başladım.
Şimdi dönüp bakınca düşünüyorum: Bir insan kendi hayatını seçme hakkına sahip değil mi? Kendi mutluluğunun peşinden gitmek bencillik mi? Siz olsaydınız ne yapardınız? Lütfen düşüncelerinizi paylaşın.