Her Gün Caminin Yolu: Eşimin Değişiminin Ardındaki Gerçek

“Nereye gidiyorsun yine bu saatte, Mehmet?” Sesim titriyordu, ama öfkemin önüne geçemiyordum. Mehmet, ayakkabılarını giyerken gözlerini kaçırdı. “Camiye, Hatice. Sabah namazını cemaatle kılmak istiyorum.”

O an içimde bir şeyler koptu. On beş yıllık evliliğimizde Mehmet’in diniyle arasının hiçbir zaman bu kadar iyi olmadığını bilirdim. Elbette namazını kılardı, ama her sabah gün doğmadan evden çıkıp camiye gitmek… Bu ona göre değildi. Yine de bir şey diyemedim. Belki de gerçekten kendini bulmuştu, belki de ben fazla kuruntu yapıyordum.

Ama bu yeni alışkanlık sadece sabahlarla sınırlı kalmadı. Akşamları da kaybolmaya başladı. “Mehmet, çocuklar seni soruyor. Akşam yemeğinde neden yoksun?” dedim bir akşam, sofrada üçümüz otururken. Oğlum Emir’in gözleri dolmuştu, kızım Zeynep ise sessizce tabağıyla oynuyordu.

Mehmet eve döndüğünde yüzünde garip bir huzur vardı. “Camiye gittim yine,” dedi kısa bir şekilde. O an içimde bir şüphe büyüdü. Bir insan bir anda bu kadar değişebilir miydi? Yoksa bana söylemediği başka bir şey mi vardı?

Geceleri uykularım kaçmaya başladı. Mehmet’in telefonunu kurcalamaya utandım, ama içimdeki huzursuzluk beni yiyip bitiriyordu. Bir akşam, Mehmet’in telefonuna gelen bir mesaj ekranında belirdi: “Yarın yine aynı saatte buluşalım.” Gönderenin adı sadece “A.” idi.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Sabah Mehmet evden çıkarken onu gizlice takip etmeye karar verdim. Kalbim deli gibi atıyordu; ya yanlış anladıysam? Ya gerçekten camiye gidiyorsa ve ben ona haksızlık ediyorsam?

Mehmet sokağın köşesinden döndü, ben de uzaktan izledim. Caminin önüne geldiğinde durdu, ama içeri girmedi. Birkaç dakika sonra başörtülü genç bir kadın yanına yaklaştı. Birlikte yürümeye başladılar. O an dizlerimin bağı çözüldü.

Gözlerimden yaşlar süzülürken eve döndüm. Çocuklar hâlâ uyuyordu. Kendimi mutfağa attım, ellerim titreyerek çay demledim. İçimdeki öfke ve acı birbirine karışıyordu. Mehmet eve döndüğünde ona hiçbir şey belli etmedim. Ama o günden sonra her hareketini izlemeye başladım.

Bir hafta boyunca aynı sahne tekrarlandı: Mehmet caminin önünde buluşuyor, birlikte yürüyüp kayboluyorlardı. Sonunda dayanamadım. Bir akşam çocuklar uyuduktan sonra karşısına oturdum.

“Mehmet, bana doğruyu söyle. Her gün camiye gitmiyorsun değil mi?”

Mehmet’in yüzü bembeyaz oldu. Bir süre sustu, sonra gözlerini yere indirdi.

“Hatice… Sana yalan söyledim. Affet beni.”

O an içimdeki öfke patladı: “Kim o kadın? Neden bana bunu yaptın? Çocukların var senin!”

Mehmet başını kaldırdı, gözleri dolmuştu: “Bilmiyorum Hatice… Kendimi kaybettim. O kadınla camide tanıştım, sohbet ettik… Sonra her şey kontrolden çıktı.”

O gece evde kıyamet koptu. Bağırdım, ağladım, eşyaları yere fırlattım. Çocuklar korkuyla odalarından çıktılar; onlara sarılıp ağladım.

Ertesi gün annemi aradım. “Anne, ben ne yapacağım?” dedim telefonda hıçkırarak.

Annemin sesi yorgundu: “Kızım, sabretmek bazen en büyük güçtür. Ama unutma, kimse senden kendini ezmeni bekleyemez.”

Günlerce ne yapacağımı bilemedim. Mehmet özür diledi, yalvardı, bir daha olmayacak dedi. Ama güven bir kere kırıldı mı, eski haline döner mi?

Mahallede dedikodular başladı. Komşum Ayşe abla bir gün kapımı çaldı: “Hatice, bak kızım… Herkes konuşuyor ama senin yanında kimse yok gibi davranıyorlar. İstersen çocukları al gel bize, biraz kafanı dağıtırsın.”

İşte o an anladım ki yalnız değildim; ama utancım ve kırgınlığım büyüktü.

Bir akşam çocuklarla parkta otururken Emir bana sarıldı: “Anne, babam neden artık bizimle yemek yemiyor?”

Gözlerim doldu: “Bazen büyükler hata yapar oğlum. Ama seni ve Zeynep’i çok seviyorum.”

Zaman geçti; Mehmet eve dönmeye çalıştı ama ben ona kapıyı açmadım. Boşanma davası açtım; ailem yanımda oldu ama toplumun bakışları hep üzerimdeydi.

Bir gün pazarda eski arkadaşım Gülşen’le karşılaştım: “Hatice, güçlü olman lazım,” dedi bana sarılırken. “Kimse senin yaşadıklarını bilmiyor ama herkes konuşuyor.”

O an karar verdim: Hayatımı baştan kuracaktım. Çocuklarımı alıp başka bir mahalleye taşındım, yeni bir iş buldum. Kolay olmadı; geceleri ağladığım çok oldu ama her sabah çocuklarımın yüzüne bakınca yeniden güç buldum.

Şimdi aradan iki yıl geçti. Hâlâ bazen geceleri uyanıp geçmişi düşünüyorum; ama aynaya baktığımda kendime şunu soruyorum:

“Bir insan affedilmeyi hak eder mi? Yoksa bazen en büyük iyilik kendini bırakıp gitmek midir?” Siz olsanız ne yapardınız? Yorumlarda düşüncelerinizi paylaşır mısınız?