Bir Bayram Sofrasında Eksik Kalan Sandalye
“Yine gelmedi… Elif yine gelmedi.” Sesim titredi, gözlerim pastanın üzerindeki mumlara takılı kaldı. Efe, minicik elleriyle mumu üflerken herkes alkışladı, ama ben alkışlayamadım. Yanımdaki boş sandalyeye bakarken içimde bir sızı hissettim. Mehmet, yanımda oturmuş, yüzünde alışılmış o donuk ifade, bana dönmeden konuştu: “Davet ettim. Kaç kere yazdım, aradım. Gelmek istemiyorsa zorla mı getireceğim?”
O an içimde bir şeyler koptu. “Belki de senin araman yetmiyor Mehmet. Belki ben de konuşmalıydım. Belki de… bilmiyorum.”
Evin içi kalabalık, kahkahalar yükseliyor, çocuklar koşuşturuyor. Ama benim kulağımda sadece Elif’in yokluğu çınlıyor. Onun çocukluğundan beri süren inatçılığı, benim anneliğimdeki hatalarım… Hepsi birden boğazıma düğümleniyor.
O gece, herkes dağıldıktan sonra mutfağa geçtim. Tabakları yıkarken ellerim titriyordu. Mehmet yanıma geldi, elini omzuma koydu. “Bak, ben elimden geleni yaptım. O da büyüdü artık, kendi kararlarını veriyor.”
“Mehmet, seninle tartışmak istemiyorum. Ama ben annesiyim. Bir anneyle kızının arasına bu kadar mesafe girmemeli.”
Mehmet iç çekti, “Sen de biliyorsun ki o tartışmadan sonra her şey değişti.”
Evet, biliyordum. O gün… Elif üniversiteyi bırakmak istediğini söylediğinde ona bağırmıştım. “Senin için onca fedakarlık yaptık! Okumadan ne yapacaksın bu hayatta?” demiştim. O ise gözyaşları içinde odasına kapanmıştı. Sonra da evi terk etti. Aradan geçen altı yılda sadece birkaç kez görüşebildik. Her seferinde konuşmalarımız kısa, soğuk ve mesafeli oldu.
O gece yatağa uzandığımda Elif’in çocukluğunu düşündüm. İlk adımlarını attığı günü, bana sarılışını… Sonra genç kız olduğunda aramızdaki mesafenin nasıl büyüdüğünü… Onu anlamaya çalışmak yerine hep kendi doğrularımı dayattığımı fark ettim.
Sabah olduğunda kararımı vermiştim. Elif’i arayacaktım. Telefonu elime aldım, numarasını çevirdim. Uzun uzun çaldıktan sonra açtı.
“Anne?”
“Elif… Kızım… Dün Efe’nin doğum günüydü. Yine gelmedin.”
Uzun bir sessizlik oldu. Sonra sesi titreyerek konuştu: “Anne, ben gelince kendimi yabancı gibi hissediyorum. Sanki orada olmamam gerekiyormuş gibi…”
“Biliyorum,” dedim fısıltıyla. “Sana çok kırıcı davrandım yıllar önce. Hala affedemedin mi beni?”
Elif’in sesi yumuşadı: “Anne, affetmek başka, unutmak başka… O gün bana hiç güvenmediğini hissettim.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü. “Kızım, ben sadece senin iyiliğini istedim ama yanlış yaptım galiba. Keşke zamanında seni dinleseydim.”
Elif derin bir nefes aldı: “Ben de seni özlüyorum anne. Ama bazen o evde boğuluyorum.”
“Ne olur bir gün gelsene… Sadece senin için bir masa kurayım. Kimse olmasın, sadece sen ve ben.”
Uzun bir sessizlik daha… Sonra hafifçe gülümsediğini hissettim: “Belki… Bir gün…”
Telefonu kapattıktan sonra mutfağa döndüm. Mehmet bana baktı: “Ne dedi?”
“Belki bir gün gelecek,” dedim sessizce.
Günler geçti, Elif aramadı. Ben de aramadım. Her gün onunla ilgili anılar gözümün önünden geçti. Komşular soruyordu: “Elif’i hiç görmüyoruz, ne yapıyor?” Her seferinde yutkunup geçiştiriyordum.
Bir sabah kapı çaldı. Açtığımda karşımda Elif’i gördüm. Saçları dağılmış, gözleri yorgundu ama yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
“Anne… Bir kahve yapar mısın bana?”
O an sarıldık. Uzun süre hiç konuşmadık. Sadece ağladık.
Kahvelerimizi içerken Elif anlatmaya başladı: “Anne, ben üniversiteyi bıraktığımda çok korkmuştum. Sana söyleyemediklerim vardı… O zamanlar depresyondaydım. Herkes benden başarı bekliyordu ama ben kendimi kaybolmuş hissediyordum.”
Elini tuttum: “Keşke bana anlatsaydın…”
“Anlatamazdım anne… Çünkü sen hep güçlü olmamı istedin. Zayıflık göstermekten korktum.”
O an anladım ki yıllarca ona ulaşmaya çalışırken aslında onu anlamamıştım.
Elif’le o gün saatlerce konuştuk. Geçmişteki hatalarımızı, kırgınlıklarımızı konuştukça içimizdeki yük hafifledi.
Akşam olduğunda Elif gitmek için ayağa kalktı: “Belki bir dahaki sefere Efe’yi de getiririm,” dedi gülümseyerek.
Onu kapıya kadar uğurlarken içimde umutla karışık bir hüzün vardı.
Şimdi düşünüyorum da… Bir anneyle kızının arasındaki mesafe ne kadar derinleşirse derinleşsin, sevgiyle atılan küçük bir adım bile köprü kurmaya yetiyor mu? Sizce affetmek mi zor, yoksa anlamak mı?