İki Latte, Bir Hayat: Kırık Bir Annenin Akşamı
— İki latte, lütfen…
Sesim titredi mi, yoksa barista Okan mı öyle hissetti? Yıllardır her akşamüstü bu kafeye gelirim. Her seferinde aynı masa, aynı sipariş: iki latte. Okan artık sormaz bile, ama bu akşam gözlerinde bir merak var. Belki de yıllardır yanımdaki sandalyenin neden boş olduğunu merak ediyordur. Belki de bu akşam, ben de kendime sormaya cesaret edeceğim: Neden hâlâ iki latte?
Okan fincanları tepsiye koyarken göz göze geldik. “Peki, bugün de mi bekliyorsunuz?” diye sordu usulca. Gülümsedim, ama içimde bir şey kırıldı. “Belki gelir,” dedim. Okan bir şey söylemedi, sadece başını eğdi ve uzaklaştı.
Kafede hafif bir müzik çalıyor. Dışarıda hava kararmış, camdan geçen insanların gölgeleri masama vuruyor. Herkesin bir yere yetişme telaşı var; bense yıllardır burada, aynı sandalyede, bekliyorum. Kızım Zeynep’in dönmesini bekliyorum.
Zeynep… Onun adını düşününce bile boğazım düğümleniyor. On sekiz yaşında evden gidişi hâlâ gözümün önünde. O gün kavga etmiştik; ben ona bağırmıştım, o da bana. “Senin hayallerinle yaşamak zorunda değilim!” diye bağırdı bana. “Ben kendi hayatımı kuracağım!” Kapıyı çarpıp gittiğinde arkasından koşamadım. Gururum mu engel oldu, yoksa korkum mu? Bilmiyorum.
O günden sonra her şey değişti. Evdeki sessizlik, Zeynep’in odasında kalan kokusu… Her sabah kahvaltı masasındaki eksik tabak… Eşim Haluk da o günden sonra içine kapandı. Birbirimize bakıp sustuk hep. Zeynep’in yokluğu aramıza duvar ördü.
Bir gün Haluk işten dönerken trafik kazası geçirdi. O gün Zeynep’e ulaşmaya çalıştım; telefonunu açmadı. Cenazede gelmedi. O acının üstüne bir de kızımın yokluğu eklenince, içimde bir boşluk oluştu. O günden beri her akşam bu kafeye gelip iki latte söylüyorum. Birini kendime, birini ona… Belki bir gün gelir diye.
Bir akşam yine kafede otururken yan masada iki genç kadın tartışıyordu. Biri ağlıyordu: “Annem beni hiç anlamıyor!” dedi. Diğeri onu teselli etmeye çalıştı: “Belki de anlatmayı denemelisin.” O an içimde bir sızı hissettim. Ben hiç denedim mi? Zeynep’e gerçekten kulak verdim mi? Yoksa hep kendi doğrularımı mı dayattım?
Bir gün posta kutuma bir zarf geldi. Üzerinde tanımadığım bir el yazısı vardı. Açtım; Zeynep’ten gelmişti:
“Anne,
Sana yazmak kolay değil. Yıllarca sustum, çünkü kırgındım. Ama şimdi anlıyorum ki sen de elinden geleni yaptın. Belki de ikimiz de birbirimizi anlamadık. Ben seni affediyorum; sen de beni affedebilir misin?
Zeynep”
O mektubu okuduğumda saatlerce ağladım. O gün kafeye gidemedim. Ertesi gün yine geldim; yine iki latte söyledim. Ama bu kez içimde bir umut vardı.
Bir sabah kapı çaldı. Açtığımda karşımda Zeynep’i gördüm. Saçları kısacık kesilmişti, gözlerinin altı morarmıştı ama gülümsüyordu.
— Anne…
Sadece bu kelimeyle sarıldık birbirimize. O an yılların acısı, öfkesi eridi gitti sanki.
Zeynep şimdi başka bir şehirde yaşıyor ama arada gelir, birlikte bu kafede otururuz. Yine iki latte söyleriz; bu kez ikimiz de masadayız.
Ama hâlâ bazı akşamlar yalnız geliyorum buraya. Yanımdaki sandalyeye bakıp düşünüyorum: Kaç anne-kız böyle ayrı düşüyor? Kaçımız gururumuzdan vazgeçemiyoruz? Affetmek mi zor, yoksa affedilmek mi?
Siz olsanız ne yapardınız? Bir annenin bekleyişi mi daha ağırdır, yoksa bir evladın kırgınlığı mı?