Patates Püresi, Tavuk ve Bitmeyen Bir Akşam: Bir Evliliğin Eşiğinde
“Yine mi patates püresi, Murat?” diye içimden geçirdim, anahtarı kapının deliğine sokarken. Yağmurdan sırılsıklam olmuş montumu çıkarırken, gözlerim yorgunluktan yanıyordu. On saat boyunca kasada ayakta durmuş, müşterilerin bitmek bilmeyen şikayetlerini dinlemiş, bir de üstüne müdürün gereksiz azarlarına maruz kalmıştım. Tek istediğim, sıcak bir tabak yemek ve biraz huzurdu. Ama evin kapısını açtığımda, burnuma yayılan tavuk ve patates püresi kokusu, içimde garip bir burukluk yarattı.
Murat mutfakta sırtı bana dönük, sessizce tabağa yemek koyuyordu. “Hoş geldin,” dedi, sesi neredeyse fısıltı gibi. Cevap vermedim. Ayakkabılarımı çıkarıp salona geçtim. Televizyon açıktı ama ses yoktu; ekranda yine bir dizi dönüyordu. O an, evimizin içindeki sessizliğin ne kadar ağırlaştığını fark ettim. Sanki yıllardır konuşmamışız gibi…
Murat yemeği masaya koyduktan sonra karşıma oturdu. “Bugün nasıldı?” diye sordu, gözlerini tabağımdan ayırmadan. “Aynı,” dedim kısaca. Ne anlatacak gücüm vardı ne de dinleyecek sabrım. O da sustu. Çatalın tabağa her vuruşunda, aramızdaki mesafe biraz daha büyüdü sanki.
Birden içimde bir öfke kabardı. “Murat, neden hiç konuşmuyoruz artık? Neden her şey bu kadar sessiz?” dedim. Gözleriyle bana bakmadan, “Yorgunum,” dedi sadece. “Ben de yorgunum!” diye yükselttim sesimi. “Ama bu evde sadece yemek yiyip uyumak için yaşamıyoruz ki!”
Bir anlık sessizlik oldu. Sonra Murat başını kaldırdı, gözlerinde alışık olmadığım bir kırgınlık vardı. “Ne yapmamı istiyorsun Elif? Sabah işe gidiyorum, akşam geliyorum. Sen de öylesin. Hayatımız böyle işte.”
İşte tam da bu cümleye tahammülüm kalmamıştı artık. “Hayatımız böyle olmak zorunda mı? Hiçbir şey konuşmadan, hiçbir şey paylaşmadan… Sadece yemek yapıp yemek mi?”
O an gözlerim doldu. Annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, evlilik sabır işidir.” Ama ben sabrımın sonuna gelmiştim. Yıllardır Murat’la aynı evde iki yabancı gibi yaşıyorduk. Ne bir ortak hayalimiz kalmıştı ne de birbirimize anlatacak bir hikayemiz.
Murat derin bir nefes aldı. “Bak Elif, ben de mutsuzum. Ama ne yapacağımı bilmiyorum. Seninle konuşmaya çalışıyorum ama hep kavga ediyoruz.”
O an içimdeki buzlar biraz eridi ama yine de kırgınlığım geçmedi. “Belki de ayrılmalıyız,” dedim titrek bir sesle. Bu cümleyi ilk defa yüksek sesle söylüyordum ve kendi sesimden bile korktum.
Murat’ın yüzü bembeyaz oldu. “Bunu gerçekten istiyor musun?” dedi fısıltıyla.
Cevap veremedim. Gözlerimden yaşlar süzüldü; o an ne istediğimi ben de bilmiyordum aslında. Sadece bu sessizliğin içinde boğulmak istemiyordum.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Tavana bakıp düşündüm: On yıl önce Murat’la evlendiğimizde ne hayallerimiz vardı… Birlikte küçük bir kafe açacaktık; ben kekler yapacaktım, o kahveleri hazırlayacaktı. Ama hayat başka türlü aktı; borçlar, işsizlik, aile baskısı derken hayallerimizi unuttuk.
Ertesi sabah Murat işe gitmeden önce yanıma geldi. “Elif,” dedi yavaşça, “Belki de yardım almalıyız… Birlikte bir danışmana gidelim mi?”
İlk kez umutlandım ama korktum da. Annem duysa ne derdi? “Evli kadın derdini dışarıya anlatmaz,” derdi hep. Ama ben artık susmak istemiyordum.
O hafta sonu birlikte bir aile danışmanına gittik. Orada ilk defa yıllardır içimde tuttuğum her şeyi anlattım: Yalnızlığımı, tükenmişliğimi, Murat’a olan kırgınlığımı… Murat da konuştu; onun da yükü ağırmış meğer… Babasının işsizliği, annesinin hastalığı derken o da ezilmiş.
Danışmandan çıktıktan sonra uzun uzun yürüdük Kadıköy sokaklarında. Yağmur hafif hafif yağıyordu; sanki içimizdeki ağırlığı biraz olsun temizliyordu.
O akşam eve döndüğümüzde Murat mutfağa geçti, yine patates püresi ve tavuk yaptı ama bu kez birlikte hazırladık yemeği. Sohbet ettik; çocukken en çok hangi oyunu sevdiğimizi anlattık birbirimize.
Her şey bir anda düzelmedi elbette ama ilk defa umutlandım. Belki de evlilik gerçekten sabır işiydi ama en çok da konuşabilmekti…
Şimdi size soruyorum: Sizce susmak mı daha zor yoksa konuşmak mı? Hangisi daha çok yıpratıyor insanı?