Bir Zamanlar Sevgiyle Dolu Bir Yuvada: Eşimin Hastalığı Sonrası Değişen Hayatım

“Senin yüzünden böyle oldum, Elif! Senin yüzünden!” Mehmet’in sesi, evin duvarlarında yankılanırken, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. O an, on iki yıllık evliliğimizin, birlikte yaşadığımız tüm güzel anıların, bir anda paramparça olduğunu anladım. Oysa bir yıl önce, biri bana kocamdan ayrılacağımı söylese, ona gülerdim. Mehmet, herkesin imrendiği, nazik, sevgi dolu, çocuklarımıza karşı şefkatli bir adamdı. Arkadaşlarım bana hep, “Elif, sen çok şanslısın, böyle bir adamı bulmak kolay mı?” derlerdi. Ben de onlara hak verirdim. Gerçekten de hayatımda Mehmet’ten başka kimseyi istemezdim.

Her şey geçen yıl, Mehmet’in aniden rahatsızlanmasıyla başladı. Bir sabah, işe gitmek için kalktığında, yüzü solgundu, konuşmakta zorlanıyordu. Hemen hastaneye koştuk. Doktorlar, beyninde bir tümör olduğunu söylediler. O an dünyam başıma yıkıldı. Ameliyat, kemoterapi, hastane koridorlarında geçen uykusuz geceler… O zor günlerde, Mehmet’in yanında bir an bile ayrılmadım. Onun elini tuttum, ona umut verdim. Çocuklarımız Zeynep ve Ali’yi ablama bıraktım, ben Mehmet’in başında bekledim. O zamanlar, her şeyin düzeleceğine, eski güzel günlerimize döneceğimize inanıyordum.

Ama ameliyattan sonra Mehmet değişti. Sanki bambaşka bir adam olmuştu. Önce sessizleşti, sonra öfkelenmeye başladı. Küçücük şeylere sinirleniyor, çocuklara bağırıyor, bana hakaret ediyordu. İlk başta, hastalığın etkisi olduğunu düşündüm. Doktorlar da bana, “Bu tür ameliyatlardan sonra kişilik değişiklikleri olabilir, sabırlı olun,” dediler. Sabrettim. Ama zaman geçtikçe, Mehmet’in öfkesi daha da arttı. Bir gün, akşam yemeğinde, Ali yanlışlıkla sütü döktü. Mehmet birden ayağa fırladı, masayı yumrukladı, “Beceriksiz!” diye bağırdı. Ali korkudan ağlamaya başladı. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Mehmet, çocuklarına el kaldıracak biri değildi. Ama o gece, Ali’ye tokat attı. Ben araya girdim, “Yeter artık Mehmet, ne yapıyorsun?” dedim. Bana öyle bir baktı ki, gözlerinde tanıdığım o adamdan eser yoktu.

Geceleri uyuyamaz oldum. Mehmet’in öfke nöbetleri arttıkça, evde huzur kalmadı. Çocuklarım korkudan odalarından çıkamaz oldu. Bir gün, Zeynep yanıma geldi, “Anne, babam neden artık bizi sevmiyor?” diye sordu. O an, gözyaşlarımı tutamadım. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Mehmet’in hastalığı onu benden, çocuklarından, hatta kendisinden bile koparmıştı. Ama ben hâlâ ona yardım edebileceğimi, onu eski haline döndürebileceğimi sanıyordum.

Bir gece, Mehmet eve sarhoş geldi. Daha önce hiç alkol almazdı. O gece, bana bağırdı, eşyaları fırlattı, “Senin yüzünden böyle oldum! Senin yüzünden!” diye tekrar tekrar bağırdı. Çocuklar korkudan ağladı, ben onları odalarına kilitledim. O an, artık dayanamayacağımı anladım. Sabah olunca, çocukları giydirdim, birkaç parça eşya topladım ve ablamın evine gittim. Ablam, “Elif, bu kadarına da sabredilmez. Çocukların için en iyisi bu,” dedi. Ama içimde bir suçluluk duygusu vardı. Mehmet’i hasta ve yalnız bırakmıştım. Ama çocuklarımın güvenliği her şeyden önemliydi.

Ablamın evinde, İstanbul’un kenar mahallesinde yeni bir hayata başladık. İş bulmak kolay olmadı. Üniversite mezunuydum ama yıllardır çalışmamıştım. Bir tekstil atölyesinde işe girdim. Sabahları çocukları okula bırakıyor, sonra işe gidiyordum. Akşamları yorgun argın eve dönüyordum. Ama en azından huzurluyduk. Çocuklarım yeniden gülmeye başladı. Zeynep resim yapıyor, Ali futbol oynuyordu. Onların mutluluğu, bana güç veriyordu.

Mehmet’ten ise haber alamıyordum. Birkaç kez aradı, “Geri dön, sensiz yapamıyorum,” dedi. Ama sesinde hâlâ öfke vardı. Ona yardım etmek istedim, ama önce kendimi ve çocuklarımı korumam gerekiyordu. Annem, “Kızım, evlilikte sabır gerekir, belki de dönmelisin,” dedi. Ama ben, çocuklarımın korkuyla büyümesini istemiyordum. Türkiye’de kadınların yaşadığı zorlukları, aile baskısını, toplumun beklentilerini çok iyi biliyordum. Ama artık kendi hayatımı ve çocuklarımın geleceğini düşünmek zorundaydım.

Bir gün, eski komşumuz Ayşe aradı. “Mehmet çok kötü durumda, kimseyle konuşmuyor, evden çıkmıyor,” dedi. İçim parçalandı. Onu bu hale ben mi getirmiştim? Yoksa hastalık mıydı suçlu? Vicdan azabıyla günlerce uyuyamadım. Sonunda, bir psikologdan yardım almaya karar verdim. Hem kendim hem de çocuklarım için… Psikolog bana, “Kendinizi suçlamayın. Siz elinizden geleni yaptınız. Bazen sevgi, birini kurtarmaya yetmez,” dedi. Bu sözler, içimdeki yükü biraz hafifletti.

Zamanla, Mehmet’in ailesiyle de aram açıldı. Kayınvalidem, “Sen olmasaydın, oğlum bu hale gelmezdi,” dedi. Oysa ben, Mehmet için her şeyi yapmıştım. Ama kimse anlamak istemiyordu. Türkiye’de kadınlar, ne yaparsa yapsın, hep suçlu bulunuyordu. Bunu bir kez daha anladım.

Şimdi, ablamın evinde, çocuklarımın odasında onları izlerken, geçmişi düşünüyorum. Mehmet’le yaşadığım güzel günleri, hastalık sonrası değişen hayatımızı… Hâlâ onu seviyor muyum? Bilmiyorum. Ama bildiğim tek şey, artık kendim ve çocuklarım için yaşamak zorunda olduğum. Hayat bazen, en sevdiklerimizi geride bırakmamızı gerektiriyor. Belki de asıl cesaret, tam da burada başlıyor.

Bazen geceleri, Mehmet’in bana ilk evlenme teklif ettiği günü hatırlıyorum. O zamanlar, sonsuza kadar mutlu olacağımıza inanıyordum. Şimdi ise, mutluluğun ne kadar kırılgan olduğunu, bir anda her şeyin değişebileceğini biliyorum. Peki siz olsaydınız, ne yapardınız? Sevdiğiniz birini, kendinizi ve çocuklarınızı korumak için bırakabilir miydiniz? Yoksa her şeye rağmen yanında mı kalırdınız?