Köklerime Yolculuk: Bir Kış Sabahı
“Neden şimdi, neden bu kadar yıl sonra?” diye içimden geçirdim, Emre arabayı çalıştırırken. Ankara’nın sabah ayazı camları buz gibi yapmıştı, nefesim buğulu bir iz bırakıyordu. Emre, “Hazır mısın?” diye sordu, gözlerinde endişe vardı. Hazır olup olmadığımı bilmiyordum. Kars’a, çocukluğumun geçtiği o eski eve, annemin hâlâ her sabah soba yakıp, babamın avluda sessizce çay içtiği o yere dönmek… İçimde bir düğüm vardı.
Yola çıktık. Kar, yavaş yavaş yağmaya başladı. Radyo cızırtılı bir türkü çalıyor, Emre direksiyona sıkıca tutunmuş, gözlerini yoldan ayırmıyordu. Ben ise camdan dışarı bakıyor, her kar tanesinde geçmişimden bir anı görüyordum. Annemle tartıştığım o gece, babamın bana ilk kez kızdığı o an… “Kars’a dönmek zorunda mıyız?” dedim sessizce. Emre, “Bunu yapmazsan, kendini affedemeyeceksin,” dedi. Haklıydı.
Yol uzadıkça, içimdeki huzursuzluk büyüdü. Kars’a yaklaştıkça, çocukluğumun kokusu burnuma gelmeye başladı. O eski taş ev, avludaki ceviz ağacı, annemin yaptığı kete… Ama en çok da, yıllardır konuşmadığım abim Murat’ı düşünüyordum. Aramızdaki o büyük kavga, ailemizi ikiye bölmüştü. Annem, “Ne olur barışın,” diye yalvarmıştı ama ben gururuma yenik düşmüştüm. Şimdi ise, annem hastaydı. Telefonun ucunda sesi titreyerek, “Kızım, gel. Belki son kez bir araya geliriz,” demişti. O an, içimde bir şeyler kırılmıştı.
Kars’a vardığımızda, kar fırtınası başlamıştı. Arabadan indiğimizde, ayaklarım titriyordu. Eski evin kapısı aralıktı. Annem, başında yemenisiyle kapıda bekliyordu. Gözleri dolu doluydu. “Hoş geldin kızım,” dedi, sesi çatallıydı. Ona sarıldım, içimdeki buzlar biraz olsun eridi. Babam, her zamanki gibi sessizdi. Sadece başını salladı, gözlerinde biriken yaşları saklamaya çalıştı. Emre, valizleri taşırken, ben evin içine adım attım. Her şey bıraktığım gibiydi. Duvarlarda eski fotoğraflar, sobanın üstünde kaynayan çaydanlık, köşede abimin gitarı…
Akşam yemeğinde, herkes suskundu. Annem, “Murat da gelecek,” dediğinde, kalbim hızla atmaya başladı. O an, yıllardır kaçtığım gerçekle yüzleşecektim. Kapı çaldı, Murat içeri girdi. Göz göze geldik. O da değişmişti. Saçlarına aklar düşmüş, yüzü daha sertleşmişti. “Hoş geldin,” dedi kısık bir sesle. Ben de başımı eğdim, “Hoş bulduk,” dedim. Annem, “Yeter artık, bu küslük bitsin,” diye ağlamaya başladı. Babam, “Aile dediğin, ne olursa olsun bir arada kalmalı,” dedi. O an, gözlerim doldu. Murat’la göz göze geldik. “Belki de çocukça davrandık,” dedi. Ben de, “Belki de affetmek, en çok kendimize iyi gelir,” dedim. O an, aramızdaki buzlar erimeye başladı.
Gece, odama çekildiğimde, eski defterimi buldum. Çocukken yazdığım şiirler, annemin bana yazdığı notlar… Her satırda, geçmişin izleri vardı. Annemin odasına gittim. O, yatağında dua ediyordu. Yanına oturdum. “Anne, beni affettin mi?” dedim. O, elimi tuttu. “Sen benim canımsın. Anneler evlatlarına küsmez,” dedi. O an, içimdeki bütün yükler kalktı. Gözyaşlarımı tutamadım. “Keşke zamanı geri alabilsek,” dedim. Annem, “Zamanı geri alamayız ama yarını değiştirebiliriz,” dedi.
Sabah, kar dinmişti. Evde bir huzur vardı. Murat’la birlikte kahvaltı hazırladık. İlk kez, yıllar sonra birlikte güldük. Babam, “İşte aile böyle olur,” dedi. Emre bana baktı, gözlerinde gurur vardı. O an, geçmişin acılarını geride bırakıp, yeni bir sayfa açtığımı hissettim.
Kars’ın o soğuk ama bir o kadar da sıcak evinde, köklerime döndüm. Ailemin yanında, geçmişimle barıştım. Şimdi düşünüyorum da, insan en çok affetmeyi kendine borçluymuş. Siz hiç, yıllar sonra eve döndüğünüzde, içinizdeki yaraların bir anda iyileştiğini hissettiniz mi? Yoksa bazı yaralar, ne kadar zaman geçerse geçsin, hep kanamaya devam mı eder?