Karanlıkta Kalan Sırlar: Bir Gençlik Hikayesi
“Bunu yapmasak mı acaba?” diye fısıldadı Elif, gözleri korkuyla büyümüş, elleri titriyordu. O an, üniversite yurdundaki odamızda, gece yarısı, dört kişi yere çömelmiş, eski bir tahta parçasının etrafında oturuyorduk. Ben, en yakın arkadaşlarım Baran, Mert ve Cem ile birlikteydim. O geceye kadar hayatımız sıradan, hatta biraz sıkıcıydı. Ama o gece… O gece her şey değişti.
Baran’ın kız kardeşi Zeynep, birkaç günlüğüne İstanbul’dan gelmişti. Yanında getirdiği iki arkadaşıyla birlikte odamıza doluşmuşlardı. Zeynep’in elinde eski bir defter ve kendi yaptığı bir ouija tahtası vardı. “Hadi, biraz eğlenelim!” dediğinde kimse ciddiye almamıştı. Ama sonra işler ciddileşti. Tahtanın üstüne parmaklarımızı koyduk, Zeynep’in sesi titreyerek sordu: “Burada bizimle konuşmak isteyen biri var mı?”
Bir süre hiçbir şey olmadı. Sonra, tahtanın üzerindeki bardak hafifçe hareket etti. Hepimiz birbirimize baktık; biri şaka yapıyor olmalıydı. Ama kimse gülmüyordu. Bardak yavaşça harflerin üzerinde dolaşmaya başladı: “E-M-R-E.”
Birden içimde bir ürperti hissettim. Emre… Bu ismi tanımıyordum. Zeynep sordu: “Emre, bize bir şey mi söylemek istiyorsun?” Bardak tekrar hareket etti: “E-V.”
O an Baran’ın yüzü bembeyaz oldu. “Benim çocukluk arkadaşım Emre… Bizim mahallede bir evde yangında ölmüştü,” dedi kısık sesle. Odanın havası ağırlaştı. Mert hemen ayağa kalktı: “Saçmalamayın! Kim oynuyor bu oyunu?”
Ama kimse oynamıyordu. O gece boyunca Emre’nin ruhu olduğunu iddia eden varlık, bize bazı şeyler anlattı. Yangının kaza olmadığını, birinin kasıtlı olarak çıkardığını söyledi. Baran’ın babasının adını verdiğinde hepimiz donup kaldık.
O andan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Baran günlerce konuşmadı. Mert ve Cem aramızdaki gerginliği dağıtmaya çalıştı ama başaramadılar. Zeynep ise kendini suçlamaya başladı: “Benim yüzümden oldu… Sadece eğlenmek istemiştim.”
Bir hafta sonra Baran’ın babasıyla ilgili dedikodular yayılmaya başladı mahallede. Yangının olduğu gece babasının orada görüldüğünü söyleyenler vardı. Baran annesiyle tartışmaya başladı; annesi her şeyi inkâr etti ama gözlerindeki korkuyu saklayamadı.
Bir akşam Baran bana geldi, gözleri kan çanağı gibiydi: “Sence babam gerçekten böyle bir şey yapmış olabilir mi?” Ne diyeceğimi bilemedim. Kendi babamı düşündüm; insan ailesiyle ilgili kötü bir şey duymak istemezdi.
O günden sonra aramızdaki dostluk yavaş yavaş çatlamaya başladı. Mert derslere odaklanamaz oldu, Cem ise sürekli yurttan kaçıp sabahlara kadar sokaklarda dolaşıyordu. Zeynep İstanbul’a döndü ama bana her gün mesaj atıyordu: “Baran nasıl? Herkes iyi mi?”
Bir gece Baran’la birlikte eski mahalleye gittik. Yangının çıktığı eve baktık; duvarları hâlâ isliydi, camları kırılmıştı. Baran sessizce ağladı: “Emre’yi ben kurtaramadım… Şimdi de babamdan şüphe ediyorum.”
Olaylar büyüdü; polis tekrar soruşturma başlattı. Baran’ın babası gözaltına alındı ama delil yetersizliğinden serbest bırakıldı. Mahallede herkes birbirine şüpheyle bakmaya başladı.
Ailelerimiz arasında da huzursuzluk çıktı. Annem bana bağırdı: “Senin ne işin var böyle oyunlarla? İnsanların günahına giriyorsunuz!” Babam ise sessizce başını salladı: “Her ailede sırlar vardır oğlum… Bazen bilmemek daha iyidir.”
Ama ben artık hiçbir şeyi eskisi gibi göremiyordum. Arkadaşlarımın aileleriyle olan ilişkileri bozuldu; Zeynep’in annesi kızını bir daha bizimle görüşmemesi için uyardı. Mert’in babası yurda gelip oğlunu eve götürdü.
Bir süre sonra herkes dağıldı. Ben yalnız kaldım; geceleri uyuyamaz oldum. O tahtanın üzerindeki harfler gözümün önünden gitmiyordu. Baran’la aramızda mesafe oluştu; ne zaman konuşsak ya susuyor ya da geçmişten kaçmaya çalışıyordu.
Yıllar geçti… Mezun olduk, herkes başka şehirlere savruldu. Ama o gece yaşadıklarımızın izleri silinmedi. Zeynep bana bir gün mesaj attı: “Sence gerçekten ruhlar bizimle konuştu mu? Yoksa biz mi kendi korkularımızı ortaya çıkardık?”
Şimdi bazen eski günleri düşünüyorum; gençliğimizin masumiyetini, ailelerimizin sakladığı sırları ve bir gecede değişen hayatlarımızı… Hâlâ kendime soruyorum: Gerçeklerle yüzleşmek mi daha zor, yoksa onları sonsuza dek saklamak mı? Siz olsanız hangisini seçerdiniz?