Üçte Uyananlar: Bir Hayalin Peşinde
“Yine mi geç kaldın, Veli?” diye bağırdı amirim, daha gözlerimi tam açamadan. Saat üçü on geçiyordu ve ben, İstanbul’un soğuk bir mart sabahında, ellerim cebimde, başım önde, çöp kamyonunun arkasına yetişmeye çalışıyordum. Her sabah aynı telaş, aynı yorgunluk… Ama içimde bir yerlerde, hâlâ sönmemiş bir umut vardı.
Babamın sesi kulaklarımda çınladı: “Oğlum, bizim gibi olma. Okuyacaksan adam gibi oku!” Babam yıllarca inşaatlarda çalıştı, elleri nasır tuttu, sırtı kamburlaştı. Annem ise evlere temizliğe giderdi. Ben ise sabahları çöp topluyor, gündüzleri üniversiteye gidiyor, geceleri ise ders çalışıyordum. Herkesin gözünde ‘çöpçü Veli’ydim; ama ben kendimi hep başka bir yerde görüyordum.
Bir sabah, kamyonun arkasında çöplerin arasında eski bir kitap buldum: “İnsan Ne ile Yaşar?” O an düşündüm: Ben neyle yaşıyorum? Umutla mı, yoksa çaresizlikle mi? O kitap cebimde günlerce dolaştı. Her fırsatta birkaç sayfa okudum. Sanki o satırlarda kendi hayatımı buluyordum.
Üniversitede mühendislik okuyordum. Sınıf arkadaşlarımın çoğu özel arabalarla gelirken, ben sabahın köründe işten çıkıp, terli terli derse yetişmeye çalışıyordum. Bir gün kantinde otururken, Ayşe yanıma geldi. “Veli, neden hep yorgunsun?” diye sordu. Gözlerimin içine baktı. O an içimdeki duvarlar yıkıldı. “Çünkü ben her sabah üçte uyanıyorum Ayşe,” dedim. “Çünkü ben çöpçülük yapıyorum.”
Ayşe bir an sustu. Sonra gülümsedi: “Seninle gurur duyuyorum.” O günden sonra Ayşe bana hep destek oldu. Ama herkes onun gibi değildi. Bazı arkadaşlarım arkamdan fısıldaşıyordu: “Çöpçüyle arkadaşlık mı edilir?”
Bir gün eve döndüğümde annem ağlıyordu. “Oğlum, bu kadar çalışıyorsun da ne oluyor? Yine de borçlarımız bitmiyor.” Babam ise sessizce sigarasını içiyordu. O an içimde bir öfke kabardı. “Ben elimden geleni yapıyorum anne! Daha ne yapayım?” dedim. Annem sustu, gözyaşlarını sildi.
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binbir düşünce… Okulu bırakıp tam zamanlı çalışsam mı? Ama ya hayallerim? Ya ailemin bana olan umudu? Sabah ezanıyla birlikte kalktım, yüzümü soğuk suyla yıkadım ve aynada kendime baktım: “Pes etmek yok!” dedim.
Bir gün üniversitede büyük bir proje yarışması açıldı. Kazanan öğrenciye yurtdışında staj imkânı verilecekti. Geceleri uykusuz kalıp projeyi hazırladım. Kamyonun arkasında bile defterime notlar aldım. Sonunda jüri karşısına çıktığımda ellerim titriyordu. Sunum bittiğinde herkes alkışladı. O an gözlerim doldu.
Sonuçlar açıklandığında ismimi ilk sırada gördüm: Veli Yıldız! O an dünyalar benim oldu. Eve koşarak gittim, anneme sarıldım: “Anne başardım!” Annem ağladı, babam ilk kez bana sarıldı.
Ama hayat yine kolay olmadı. Yurtdışı için vize almak zordu; param yoktu, pasaportum bile yoktu. Ayşe ve birkaç arkadaşım yardım kampanyası başlattı. Mahalledeki bakkal bile destek oldu. O an anladım ki yalnız değilmişim.
Gidiş günü geldiğinde annem elime küçük bir bohça verdi: “İçinde babanın mendili var, sana uğur getirsin.” Uçağa binerken gözlerim doldu; İstanbul’un üstünde süzülen bulutlara bakarken içimden şunu geçirdim: “Bir gün döneceğim ve bu şehri değiştireceğim.”
Şimdi burada, uzak bir ülkede mühendislik stajımı yaparken hâlâ her sabah saat üçte uyanıyorum; ama artık korkudan değil, heyecandan… Çünkü biliyorum ki her karanlık gecenin bir sabahı var.
Siz hiç hayalleriniz için uykusuz kaldınız mı? Ya da toplumun size biçtiği rolü kırmak için savaşmak zorunda kaldınız mı?