Sınırları Öğretmek: Bir Anne ve Oğlunun Zorlu Yolculuğu

“Anne! Anne! Bak ne buldum!”

Efe’nin tiz sesi, mutfakta kaynayan çorbanın fokurtusunu bastırdı. Elimdeki kepçeyi tezgâha bırakıp, derin bir nefes aldım. Yine önemli bir telefon görüşmesinin ortasındaydım; iş yerinden arayan müdürüm, yeni projeyle ilgili detayları anlatıyordu. Efe ise, elinde tuttuğu kırmızı oyuncak arabayla mutfağa dalmış, gözleri heyecanla parlıyordu. Müdürümün sesi telefonda yankılanırken, Efe’nin “Anne, bak! Bu araba uçabiliyor!” diye bağırmasıyla bir anlığına iki dünyada birden sıkışıp kaldım.

“Efe, bir dakika bekler misin? Şu an konuşmam gerekiyor,” dedim, sesimi olabildiğince yumuşak tutmaya çalışarak. Ama Efe, sabırsızca ayağını yere vurdu, dudaklarını büzdü. “Ama anne, şimdi göstermek istiyorum!”

Telefonu kapattıktan sonra, içimde biriken öfkeyi bastırmaya çalıştım. Efe’ye döndüm, diz çöküp göz hizasına geldim. “Bak canım, bazen insanlar bir işle meşgulken beklememiz gerekir. Her istediğimizde hemen konuşamayız, olur mu?” dedim. Efe’nin gözleri doldu, başını öne eğdi. “Ama sen hep meşgulsün,” diye mırıldandı.

O an, içimde bir suçluluk dalgası yükseldi. Gerçekten de, son zamanlarda işimle o kadar meşguldüm ki, Efe’nin heyecanını paylaşmaya fırsat bulamıyordum. Ama ona sınır koymak, hem onun hem de benim iyiliğim için gerekliydi. Yine de, bu dengeyi nasıl kuracağımı bilmiyordum.

Akşam yemeğinde, eşim Serkan’a gün içinde yaşadıklarımızı anlattım. Serkan, kaşlarını çatarak, “Belki de Efe’ye daha net kurallar koymalıyız. Mesela, biriyle konuşurken beklemesi gerektiğini daha açık anlatabiliriz,” dedi. Annem ise, sofrada sessizce oturuyordu. Birden, “Bizim zamanımızda çocuklar büyüklerin yanında konuşmazdı bile. Şimdi çocuklar her şeye karışıyor,” dedi, hafif bir sitemle.

İçimde bir huzursuzluk oluştu. Annemin sözleri, kendi çocukluğuma götürdü beni. Babamın yanında konuşmaya çekindiğim, annemin gözleriyle beni susturduğu o anlar… Oysa ben, Efe’nin kendini ifade edebilmesini istiyordum. Ama aynı zamanda, başkalarının alanına saygı göstermesini de…

Ertesi gün, Efe’yle birlikte parkta yürüyüşe çıktık. Yanımızdan geçen yaşlı bir amca, Efe’nin elindeki arabaya bakıp gülümsedi. Efe hemen, “Amca bak, bu araba uçabiliyor!” diye bağırdı. Adam, “Aferin sana,” dedi gülerek. Ama ben, Efe’nin başkalarının dikkatini çekmek için sürekli konuşmasından endişe duydum. Eve dönerken, Efe’ye, “Bazen insanlar dinlenmek ya da düşünmek ister. Her zaman konuşmak istemeyebilirler. Onlara da saygı göstermeliyiz,” dedim. Efe, “Ama ben sadece göstermek istiyorum,” dedi, gözlerinde yine o kırgınlık.

Bir akşam, Efe’nin anaokulundan öğretmeni aradı. “Efe, arkadaşları konuşurken sürekli araya giriyor. Onlara söz hakkı vermiyor, bazen de bağırıyor,” dedi. İçim burkuldu. Demek ki evde yaşadığımız sorun, okulda da devam ediyordu. O gece, Efe uyuduktan sonra, Serkan’la uzun uzun konuştuk. “Acaba yanlış mı yapıyoruz? Çok mu baskı kuruyoruz, yoksa yeterince sınır koyamıyor muyuz?” diye sordum. Serkan, “Belki de Efe’ye neden beklemesi gerektiğini daha iyi anlatmalıyız. Sadece ‘yapma’ demek yetmiyor,” dedi.

Bir hafta sonu, ailece büyükannemizi ziyarete gittik. Efe, salonda oynarken, ben ve annem mutfakta çay içiyorduk. Annem, “Senin çocukluğunda da çok konuşkandın. Ama baban izin vermezdi. Şimdi Efe’ye bakıyorum da, ne kadar özgür… Ama bazen haddini aşabiliyor,” dedi. İçimde bir sızı hissettim. Kendi çocukluğumda yaşadığım baskıyı Efe’ye yaşatmak istemiyordum. Ama sınır koymamak da, onun başkalarına saygı duymayan biri olmasına yol açabilirdi.

O akşam, Efe’yle birlikte kitap okurken, ona bir hikaye anlattım. “Bir zamanlar, konuşmayı çok seven bir çocuk varmış. Ama bazen, başkalarının da konuşmasına izin vermezmiş. Sonra, arkadaşları onunla oynamak istememiş. Çünkü herkesin konuşmaya hakkı varmış…” Efe, gözlerini bana dikti. “Ben de bazen çok konuşuyorum, değil mi anne?” dedi. “Evet canım, ama bu kötü bir şey değil. Sadece bazen beklememiz gerekiyor. Başkalarının da konuşmasına, düşünmesine izin vermeliyiz,” dedim.

Bir gün, Efe’nin anaokulunda veli toplantısı vardı. Öğretmeni, “Efe çok zeki ve meraklı bir çocuk. Ama bazen sabırsızlanıyor, arkadaşlarının sözünü kesiyor. Onunla birlikte, beklemeyi ve sırasını beklemeyi oyunlarla çalışıyoruz,” dedi. Eve dönerken, Efe’ye, “Bugün öğretmeninle ne oynadınız?” diye sordum. “Sıra oyunu oynadık. Herkes sırayla konuştu. Ben de bekledim,” dedi gururla. O an, içimde bir umut ışığı yandı. Demek ki, zamanla öğreniyordu.

Ama her şey bir anda düzelmedi. Bir akşam, Serkan işten yorgun geldiğinde, Efe yine heyecanla babasına bir şeyler anlatmaya başladı. Serkan, “Efe, biraz bekler misin? Çok yorgunum,” dedi. Efe, yüzünü asıp odasına gitti. Ardından ağlama sesi geldi. Yanına gittiğimde, “Kimse beni dinlemiyor,” dedi hıçkırarak. O an, Efe’nin duygularını anlamanın, ona sınır koymaktan daha önemli olduğunu fark ettim. Onu kucağıma aldım, “Bazen beklememiz gerekiyor, ama bu seni sevmediğimiz anlamına gelmez. Hepimiz bazen dinlenmek isteriz. Ama senin anlattıkların da bizim için çok önemli,” dedim.

Zamanla, Efe beklemeyi, başkalarının alanına saygı göstermeyi yavaş yavaş öğrenmeye başladı. Ama bu süreçte, ben de anneliğimi, kendi çocukluğumu ve ailemle olan ilişkilerimi yeniden sorguladım. Annemin, “Bizim zamanımızda…” diye başlayan cümleleriyle, Serkan’ın modern ebeveynlik anlayışı arasında sıkışıp kaldım. Kimi zaman kendimi yetersiz hissettim, kimi zaman ise umutla dolup taştım.

Şimdi, Efe biraz daha büyüdü. Artık bir şey anlatmak istediğinde, “Anne, müsait misin?” diye soruyor. Bazen hâlâ sabırsızlanıyor, ama beklemeyi öğrendi. Ben de, ona sınır koyarken, duygularını anlamaya çalışıyorum. Çünkü biliyorum ki, çocuklara sınır koymak, sadece “hayır” demek değil; onların duygularını da anlamak, onlara sevgiyle yaklaşmak demek.

Bazen düşünüyorum: Biz çocuklarımıza sınır koyarken, kendi sınırlarımızı da yeniden keşfetmiyor muyuz? Sizce, çocuklara saygı ve sınır öğretmenin en doğru yolu nedir?