Git, Ama Beni Unutma…
“Git, ama beni unutma…” Annemin sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. O gece, yağmurun cama vuran damlalarıyla karışan gözyaşlarımın sıcaklığını hatırlıyorum. Arabamı, çocukluğumun geçtiği o eski mahallenin köşesine çektiğimde, ellerim direksiyonda titriyordu. Yıllar sonra ilk kez, annemin evinin önünde duruyordum. Eskiden ahşap olan o parmaklıklar şimdi soğuk, yüksek bir metal çite dönüşmüştü. Gecenin sessizliğinde, içimdeki fırtına daha da büyüyordu.
Küçükken, annemle birlikte o bahçede domates eker, akşamları birlikte çay içer, yıldızları izlerdik. Babam bizi çok erken bırakıp gittiğinde, annem hem anne hem baba olmuştu bana. Ama ben büyüdükçe, onun sevgisi bana dar bir kafes gibi gelmeye başladı. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gitmek istediğimde, annem karşıma dikildi. “Oğlum, burada da okuyabilirsin. Ben sensiz ne yaparım?” dediğinde, içimde bir şeyler kırılmıştı. O an, özgürlüğümle annemin sevgisi arasında sıkışıp kalmıştım.
O geceyi hiç unutamıyorum. Annem mutfakta sessizce ağlarken, ben valizimi topluyordum. Kapıdan çıkarken, “Git, ama beni unutma…” dedi. O cümle, yıllardır içimde bir yara gibi kaldı. İstanbul’a gittiğimde, başlarda her şey çok güzeldi. Yeni arkadaşlar, yeni bir hayat… Ama geceleri, annemin bana yaptığı tarhana çorbasının kokusunu, eski evimizin sessizliğini, onun dualarını özler oldum.
Yıllar geçti. Annemle aramızdaki mesafe sadece kilometrelerle değil, zamanla da büyüdü. Arada bir aradığımda, sesi hep aynıydı: “İyi misin oğlum? Karnın tok mu? Üşüyor musun?” Ben ise ona hiçbir zaman gerçekten iyi olup olmadığımı anlatamadım. İstanbul’da iş buldum, evlendim, bir oğlum oldu. Ama annemi sadece bayramlarda, o da kısa süreliğine görebildim. Her seferinde, “Daha sık gel, oğlum. Ev çok sessiz sensiz,” derdi. Ben ise hep işlerin yoğunluğundan, trafikten, hayatın telaşından bahsederdim.
Bir gün, telefonum çaldı. Komşumuz Ayşe Teyze arıyordu. “Evladım, annen iyi değil. Hastaneye kaldırdık,” dediğinde, dünyam başıma yıkıldı. O an, yıllardır kaçtığım her şeyle yüzleşmek zorunda kaldım. Arabaya atlayıp, kilometrelerce yolu ağlayarak gittim. Hastanede annemi gördüğümde, gözleri kapalıydı. Elini tuttum, “Anne, ben geldim,” dedim. Hafifçe gözlerini açtı, bana baktı ve gülümsedi. “Hoş geldin oğlum. Beni unutmadın, değil mi?” dedi. O an, içimdeki bütün pişmanlıklar bir anda gün yüzüne çıktı.
Annem birkaç gün sonra vefat etti. Cenazede, mahalleden herkes oradaydı. Herkes bana annemin ne kadar iyi bir insan olduğunu, herkese nasıl yardım ettiğini anlattı. Ama ben, onun bana bıraktığı o son cümleyi düşünüyordum: “Git, ama beni unutma…”
Şimdi, yıllar sonra, annemin evinin önünde duruyorum. Arabadan inip, eski bahçeye bakıyorum. Her şey değişmiş, ama içimdeki özlem hiç değişmemiş. O eski ahşap parmaklıklar yok, ama annemin sesi hâlâ rüzgârda yankılanıyor. Komşu çocukları bahçede oynarken, ben kendi çocukluğumu hatırlıyorum. Annemin bana sarılışını, saçımı okşayışını…
Eşim ve oğlum İstanbul’da beni bekliyor. Ama ben burada, annemin evinin önünde, geçmişimle yüzleşiyorum. Keşke ona daha fazla zaman ayırsaydım, keşke ona daha çok sarılsaydım diyorum. Hayatın telaşı içinde, en sevdiklerimizi ne kadar kolay unutuyoruz, değil mi?
Belki de en büyük pişmanlıklarımız, zamanında söyleyemediğimiz sözlerde, sarılamadığımız anlarda saklıdır. Şimdi size soruyorum: Siz hiç, gitmekle kalmak arasında sıkışıp kaldınız mı? Bir gün dönüp baktığınızda, keşke dememek için ne yapardınız?