Bir Çilek Bahçesinde Kırık Kanatlar
— Efe, ne yapıyorsun orada? — diye seslendim, elimdeki çapa toprağa saplanmış, gözlerim bir anlığına donup kalmıştı. Küçük bir el, bahçemin tel örgüsündeki delikten içeri uzanıyor, en kırmızı çileği avuçlamaya çalışıyordu. O an, içimde bir şeyler kırıldı mı, yoksa yıllardır kırık olan bir şey mi yeniden sızladı, bilmiyorum. Efe, komşum Zeynep’in altı yaşındaki oğlu, bana bakıp utangaçça gülümsedi.
— Günaydın, Haniye Teyze, annem evde yok, çok acıktım, dedi.
Bir an sustum. O kadar tanıdık bir cümleydi ki bu, yıllar önce kendi çocukluğumdan fırlamış gibi. Annem, babam kavga ettiğinde ben de bahçeye kaçar, komşumuzun kapısını çalardım. O zamanlar annem de sık sık kaybolurdu, babamın öfkesiyle baş edemezdi. Şimdi ise ben, elli yaşında, yalnız bir kadın olarak, kendi bahçemde bir çocuğun açlığına tanık oluyordum.
Efe’yi yanıma çağırdım. Tel örgünün altını hafifçe kaldırdım, o da minik adımlarıyla toprağa basıp yanıma geldi. Yüzünde utangaç bir sevinç vardı.
— Gel bakalım, birlikte toplayalım çilekleri, dedim.
Efe, küçük parmaklarıyla çilekleri toplamaya başladı. Bir yandan da bana bakıyor, sanki bir şeyler söylemek istiyor ama çekiniyordu. Dayanamadım, sordum:
— Efe, annen nerede?
Başını eğdi, sesi neredeyse fısıltıydı:
— Annem ağlıyor, odasında. Babam dün gece yine bağırdı. Ben de korktum, buraya geldim.
İçimden bir şeyler koptu. Yıllar önce annemin ağladığı geceleri, babamın öfkesini, evdeki sessizliği hatırladım. O zamanlar kimseye anlatamazdım, kimse de sormazdı. Şimdi ise karşımda, kendi çocukluğumun bir yansıması gibi duran Efe vardı.
— Korkma, Efe. Burada güvendesin. İster misin, birlikte kahvaltı hazırlayalım?
Gözleri parladı. Birlikte mutfağa geçtik. Ona yumurtalı ekmek yaptım, yanında da taze çilekler. Efe, iştahla yerken bana bakıp sordu:
— Haniye Teyze, senin hiç çocuğun oldu mu?
Bir an nefesim kesildi. Bu soruyu yıllardır kimse sormamıştı. Eşimle yıllarca çocuk sahibi olamamıştık. O yüzden evimiz hep sessiz, soframız hep eksik kalmıştı. Sonra eşim, başka bir kadına aşık olup beni terk etti. O günden beri yalnızım.
— Olmadı, Efe. Ama bazen insanın çocuğu olmasa da, kalbi dolu olabilir, dedim gülümsemeye çalışarak.
Efe, anlamamış gibi başını salladı. Sonra birden, gözleri doldu:
— Annem de bazen ağlıyor, “Keşke başka bir hayatım olsaydı” diyor. Ben de başka bir evde yaşamak isterdim bazen. Babam hep kızıyor, bağırıyor. Annem de sessizce ağlıyor. Ben de kaçıyorum.
O an, Efe’nin başını okşadım. Kendi çocukluğumun acılarını, annemin çaresizliğini, babamın öfkesini düşündüm. Yıllar önce, annem de bana sarılır, “Her şey geçecek, kızım” derdi. Ama hiçbir şey geçmemişti. Şimdi ise, Efe’nin gözlerinde kendi geçmişimi görüyordum.
O gün, Efe’yle birlikte bahçede saatlerce oynadık. Çilek topladık, salıncakta sallandık, top oynadık. Efe, ilk defa bu kadar çok güldü. Ben de uzun zamandır ilk defa içimde bir sıcaklık hissettim. Akşam olunca, Zeynep kapıda belirdi. Gözleri şişmiş, yüzü solgundu.
— Haniye abla, Efe burada mıydı? Çok korktum, bulamadım, dedi.
Efe, annesine koştu. Zeynep, bana minnetle baktı.
— Özür dilerim, abla. Dün gece yine kavga ettik. Efe çok korktu, ben de kendimi toparlayamadım. Sana yük olduk, dedi.
Elini tuttum.
— Yük olur mu hiç, Zeynep? Ben de zamanında çok şey yaşadım. Yalnız kalmak, korkmak, çaresiz hissetmek… Bunlar insanı tüketiyor. Ama unutma, yalnız değilsin. Ne zaman istersen kapım açık.
Zeynep, gözyaşlarını tutamadı. Birlikte oturduk, uzun uzun konuştuk. O gece, Efe ve Zeynep bizde kaldı. Beraber yemek yedik, eski günlerden konuştuk. Zeynep, yıllardır kimseye anlatamadığı acılarını anlattı. Eşiyle evliliğinin başında her şeyin güzel olduğunu, ama zamanla her şeyin değiştiğini, eşinin işsiz kalıp alkol almaya başladığını, sonra da öfkesini onlara yönelttiğini anlattı.
— Kaç kere ayrılmayı düşündüm, ama korktum. Hem Efe’yi babasız bırakmak istemedim, hem de ne yapacağımı bilemedim, dedi.
Onun çaresizliğini, korkusunu çok iyi anlıyordum. Ben de yıllarca aynı korkularla yaşadım. Yalnız kalmaktan, dışlanmaktan, ayıplanmaktan korktum. Ama sonunda yalnız kalınca, aslında en büyük korkumun yalnızlık olmadığını, kendimi kaybetmek olduğunu anladım.
— Zeynep, bazen insanın kendini kurtarması gerekir. Efe için, kendin için… Hayat bir kere, dedim.
O gece, Zeynep ve Efe yanımda uyudu. Sabah, Efe uyanıp yanıma geldi.
— Haniye Teyze, seninle hep kalabilir miyiz? dedi.
Gözlerim doldu.
— Keşke, Efe. Ama hayat bazen istediğimiz gibi olmuyor. Ama ne zaman istersen, burası senin de evin, dedim.
O günden sonra, Zeynep ve Efe sık sık bana gelmeye başladılar. Bahçede birlikte çalıştık, yemekler yaptık, sohbet ettik. Zeynep, yavaş yavaş güçlendi. Bir gün, bana dönüp dedi ki:
— Abla, ben artık korkmak istemiyorum. Efe’yi de kendimi de koruyacağım. Ayrılmaya karar verdim.
O an, ona sarıldım.
— Çok cesur bir karar verdin, Zeynep. Hayat bazen çok zor, ama unutma, yalnız değilsin.
Zeynep, eşinden ayrıldı. Efe’yle birlikte yeni bir eve taşındılar. İlk başta çok zorlandılar, ama zamanla her şey yoluna girdi. Ben de onların yanında oldum. Bahçemde çilekler her yıl yeniden açtı. Efe, her sabah bahçeme koştu, birlikte çilek topladık. Zeynep, yeniden gülmeye başladı. Ben de yalnızlığımı, geçmişimin acılarını biraz olsun unuttum.
Şimdi, bahçemde çilek toplarken, Efe’nin kahkahalarını duyuyorum. Geçmişin acılarını, bugünün umutlarına dönüştürmek mümkün mü gerçekten? İnsan, kırık kanatlarıyla da uçabilir mi? Sizce, hayatın yükünü paylaşınca hafifler mi?