Alacakaranlıkta Bir Karşılaşma: Yıllar Sonra Yeniden
“Senin burada ne işin var, Elif?” diye sordu annem, gözlerinde hem şaşkınlık hem de endişe vardı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim tüm duygular, boğazıma düğümlendi. Akşam ezanı yeni okunmuştu, hava kararmaya yüz tutmuştu ve ben, çocukluğumun geçtiği mahallede, eski apartmanımızın önünde, annemin karşısında öylece duruyordum. Ellerim titriyordu, içimdeki küçük Elif, yine görünmez olmanın acısıyla kıvranıyordu.
Küçükken hep sıradan olduğumu düşünürdüm. Kısa boylu, zayıf, kıvırcık kahverengi saçlı, gözleri ne ela ne de kahverengi olan, arada kalmış bir kız çocuğuydum. Sınıfımızdaki Merve gibi uzun boylu, sarışın ve mavi gözlü değildim. O yüzden hep arka sıralarda otururdum, kimseye çaktırmadan defterime hayallerimi çizerdim. Annem, “Kızım, gül açmadan önce tomurcuk olur. Sen de bir gün açacaksın,” derdi ama ben ona inanmazdım. Çünkü okulda, sokakta, hatta evde bile kendimi hep eksik, hep yetersiz hissederdim.
Babam, işten yorgun döner, sofrada sessizce yemeğini yerdi. Annem ise, bana hep umut aşılamaya çalışırdı. Ama ben, aynada kendime bakarken, “Neden ben böyleyim?” diye sorardım. Bir gün, okulda Merve ve arkadaşları, saçlarımı çekip, “Kıvırcık Elif, çirkin Elif!” diye dalga geçtiklerinde, eve koşup banyoya saklandım. Annem kapıyı çaldı, “Kızım, ne oldu?” dedi. Ağlayarak, “Neden ben böyleyim anne?” diye haykırdım. Annem sarıldı, “Sen çok güzelsin, bir gün herkes görecek,” dedi. Ama o gün, annemin sözleri bana ulaşmadı.
Yıllar geçti, lise bitti, üniversiteye başladım. İstanbul’a taşındım, yeni bir hayat kurmaya çalıştım. Ama içimdeki o küçük Elif, hep benimleydi. İnsanların arasında kaybolmak, görünmez olmak, bana güvenli geliyordu. Kimseyle fazla yakınlaşmadım, kimseye kendimi tam olarak açmadım. Sadece kitaplarım, defterlerim ve hayallerim vardı. Bir gün, üniversitede bir seminerde, yanımda oturan Zeynep’le tanıştım. O kadar enerjik, o kadar kendinden emindi ki, ona hayran kaldım. Zeynep, “Sen neden hiç konuşmuyorsun?” diye sorduğunda, sadece gülümsedim. O günden sonra, Zeynep’le arkadaş olduk. Bana, “Senin içinde kocaman bir dünya var, Elif. Neden kimseye göstermiyorsun?” dediğinde, içimde bir şeyler kıpırdadı. Ama yine de, kendimi tam olarak açamadım.
Üniversite bitti, iş hayatı başladı. İstanbul’da bir yayınevinde çalışmaya başladım. Kitaplarla iç içe olmak, bana huzur veriyordu. Ama yine de, ofisteki toplantılarda konuşmaktan çekiniyor, fikirlerimi söylemekten korkuyordum. Bir gün, patronum, “Elif, senin güzel fikirlerin var ama neden paylaşmıyorsun?” dediğinde, yüzüm kızardı. O an, içimdeki küçük Elif’in sesi yankılandı: “Kimse seni dinlemez ki…”
Yıllar böyle geçti. Annem arada arar, “Kızım, İstanbul’da yalnız mısın?” diye sorardı. “Yalnız değilim anne, iyiyim,” derdim ama aslında yalnızdım. Babam, emekli oldu, daha da içine kapandı. Kardeşim, evlendi, başka bir şehre taşındı. Ben ise, İstanbul’un kalabalığında, kendi yalnızlığımda kayboluyordum.
Bir gün, sosyal medyada eski sınıf arkadaşım Merve’yi gördüm. Evlendiğini, iki çocuğu olduğunu, mutlu bir hayatı olduğunu paylaşıyordu. İçimde bir kıskançlık dalgası yükseldi. “Neden ben onun gibi olamıyorum?” diye sordum kendime. O gece, eski fotoğraflarıma baktım. Küçük Elif’in gözlerinde, umutla karışık bir hüzün vardı. O an, yıllardır kaçtığım mahallemi, ailemi, geçmişimi özlediğimi fark ettim. Ertesi gün, ani bir kararla, valizimi topladım ve otobüse atlayıp memleketime döndüm.
Şimdi, annemin karşısında, eski apartmanımızın önünde duruyordum. Annem, “Kızım, iyi misin?” diye sordu. Gözlerim doldu, “Anne, ben kayboldum,” dedim. Annem sarıldı, “Kimse kaybolmaz, Elif. Sadece bazen yolumuzu bulmak için geri dönmemiz gerekir,” dedi. O gece, eski odamda, duvarlara çizdiğim resimlere baktım. Her birinde, görünmez olmak isteyen küçük bir kız vardı. Ama artık, o kızın hikayesini değiştirmek istiyordum.
Ertesi gün, mahallede yürürken, eski sınıf arkadaşım Ayşe’yle karşılaştım. “Elif, sen misin? Yıllar sonra seni görmek ne güzel!” dedi. Bir kafede oturduk, sohbet ettik. Ayşe, “Sen hep sessizdin ama çok iyi bir dinleyiciydin. Benimle en çok sen ilgilenirdin,” dedi. O an, geçmişte kendimi hep eksik hissettiğim için, aslında başkalarına ne kadar değer verdiğimi fark etmemişim. Ayşe, “Şimdi ne yapıyorsun?” diye sordu. “Yayınevinde çalışıyorum, kitaplarla uğraşıyorum,” dedim. Gözleri parladı, “Ne güzel! Keşke ben de senin gibi cesur olabilseydim, büyük şehre gitseydim,” dedi. Şaşırdım. Ayşe’nin bana imrendiğini hiç düşünmemiştim.
O akşam, mahallede dolaşırken, çocukluğumun geçtiği parkta oturdum. Bir grup çocuk, top oynuyordu. İçlerinden biri, diğerlerinden farklıydı; kısa boylu, sessiz, kenarda oturuyordu. Yanına gittim, “Neden oynamıyorsun?” diye sordum. Gözlerini kaçırdı, “Kimse beni takmıyor,” dedi. İçim burkuldu. Ona, “Biliyor musun, ben de senin gibiydim. Ama bazen en sessizler, en güzel hikayeleri yazar,” dedim. Çocuk gülümsedi, topunu aldı ve oyuna katıldı.
O gece, odamda günlüğüme yazarken, kendime bir söz verdim: Artık görünmez olmayacaktım. Geçmişin gölgelerinden çıkıp, kendi hikayemi yazacaktım. Annemin dediği gibi, “Gül açmadan önce tomurcuk olur.” Belki de ben, açmak için doğru zamanı bekliyordum.
Yıllar sonra, İstanbul’a döndüğümde, ofisteki toplantıda ilk kez söz aldım. Fikirlerimi paylaştım, sesim titredi ama devam ettim. Patronum gülümsedi, “İşte bu, Elif!” dedi. O an, içimdeki küçük Elif’in sesi, “Bak, seni dinliyorlar,” dedi.
Şimdi, bu satırları yazarken, düşünüyorum: Kaçımız, kendimizi görünmez hissediyoruz? Kaçımız, başkalarının gözünde eksik olduğumuzu sanıyoruz? Belki de en büyük cesaret, kendi hikayemizin kahramanı olmaktır. Siz hiç, içinizdeki çocuğu susturmak zorunda kaldınız mı? Yoksa hâlâ onun sesini duyuyor musunuz?