Küllerimden Doğarken: Bir Kadının Hayat Savaşı

“Senin yaşında ben çoktan iki çocuk büyütmüştüm, Elif! Hâlâ neyi bekliyorsun?” Annemin sesi, sabahın köründe mutfağın duvarlarında yankılandı. Ellerim titrerken çay bardağını tezgâha bıraktım. Gözlerim doldu ama ağlamamaya yeminliydim. “Anne, ben başka bir hayat istiyorum. Herkes gibi evlenip çocuk yapmak zorunda değilim.”

Annemin yüzü bir anlığına taş kesildi. Sonra gözlerini kaçırdı, dudaklarını sıktı. “Senin başka bir hayat dediğin şey ne? Akşam eve yalnız dönmek mi? Yalnız ölmek mi?”

O an içimde bir şeyler koptu. Cevap vermedim. Çantamı kaptığım gibi kapıyı çarptım. Apartmanın merdivenlerini hızla indim, her adımda ayaklarımda yankılanan öfkemle. İstanbul’un gri sabahında, sokaklar bile bana dar geliyordu.

Otobüse bindiğimde, camdan dışarı bakarken çocukluğumun geçtiği bu mahallede ne kadar sıkışıp kaldığımı düşündüm. Babam yıllar önce bizi terk ettiğinde, annemle birbirimize tutunmuştuk. Ama şimdi, annemin sevgisi bana zincir olmuştu.

İş yerinde de huzur bulamadım. Müdürüm Cemal Bey’in sesi kulaklarımda çınladı: “Elif Hanım, şu raporları akşama isterim.” Herkesin gözü üzerimdeydi sanki. Arkadaşlarımın çoğu evliydi, çocukları vardı. Öğle aralarında bebek fotoğrafları gösterirlerdi. Ben ise sessizce kahvemi yudumlardım.

Bir gün, iş çıkışı eve dönmek istemedim. Sahile indim, denizin kenarına oturdum. Telefonum çaldı: Annem.

“Geç kalma, yemek soğuyor.”

“Anne, bugün gelmeyeceğim.”

“Yine mi Elif? Nereye gideceksin bu saatte?”

“Bilmiyorum anne. Sadece biraz yalnız kalmak istiyorum.”

Telefonu kapattım. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. O an karar verdim: Kendi evimi tutacaktım. Korkuyordum ama başka çarem yoktu.

Ertesi gün işten izin aldım ve emlakçı emlakçı dolaştım. Küçük, eski bir daire buldum Kadıköy’de. Anneme söylemeden taşındım. O gece yeni evimde ilk kez yalnız uyudum. Korku ve özgürlük arasında gidip gelen bir rüya gördüm.

Annem günlerce aramadı. Sonunda bir sabah kapım çaldı. Açtığımda annemi karşımda buldum. Gözleri şişmişti.

“Beni neden yalnız bıraktın?” dedi sessizce.

“Anne, ben de yalnızdım yıllardır,” dedim. “Kendi hayatımı yaşamak istiyorum.”

Birlikte ağladık o gün. Annem bana sarıldı ama gözlerinde hâlâ kırgınlık vardı.

Günler geçtikçe yeni hayatıma alışmaya başladım. Akşamları kitap okuyor, bazen arkadaşlarımla buluşuyordum. Ama içimde hep bir boşluk vardı; annemin sevgisiyle onayını birbirinden ayıramıyordum.

Bir akşam iş çıkışı marketten dönerken apartmanın önünde komşum Ayşe Abla’yla karşılaştım.

“Elif kızım, annen seni çok özlüyor,” dedi.

“Ben de onu özlüyorum ama… Beni olduğum gibi kabul etmesini istiyorum.”

Ayşe Abla başını salladı: “Zamanla alışır kızım. Sen güçlü ol.”

Ama her şey zamanla düzelmedi. Bir gün annem hastalandı. Hastaneye kaldırdıklarında başında ben vardım. O an anladım ki, ne kadar uzaklaşsam da onun kızıydım hâlâ.

Hastane odasında annem elimi tuttu: “Belki de seni çok sık boğaz ettim Elif… Ama korktum, yalnız kalırsın diye.”

Gözyaşlarımı tutamadım: “Anne, ben de korkuyorum ama kendi yolumu çizmek istiyorum.”

Annem iyileşti ama aramızdaki mesafe hiç tam olarak kapanmadı. Yine de birbirimizi anlamaya çalıştıkça yaralarımız kabuk bağladı.

Şimdi otuz yaşındayım ve hâlâ evli değilim, çocuğum yok. Annem bazen hâlâ sitem ediyor ama artık kendi ayaklarımın üzerinde durduğumu biliyor.

Hayat bana kolay olmadı; ailemin beklentileriyle toplumun baskısı arasında ezildim yıllarca. Ama şimdi biliyorum ki, kendi yolunu seçmek cesaret ister ve bu cesaretin bedeli ağır olabilir.

Siz hiç ailenizin sevgisiyle onayını birbirinden ayırmak zorunda kaldınız mı? Kendi yolunuzu seçmek için nelerden vazgeçtiniz?