Kara Bir Dönem: Bir Hayalin Küllerinden
“Yeter artık Elif! Her gün aynı şeyi konuşmaktan bıktım!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. O an, elimdeki çay bardağı titredi. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Çünkü ağlamak, annemi daha da üzerdi. Oysa içimde kopan fırtınayı kimse bilmiyordu. 17 yaşındaydım ve hayatımın en önemli sınavına hazırlanıyordum: Üniversite sınavı. Herkes gibi benim de hayallerim vardı. Tıp fakültesine girmek, doktor olmak istiyordum. Ama bizim evde hayallerin yeri yoktu; burada sadece gerçekler konuşulurdu.
Babam bizi yıllar önce terk ettiğinde, annemle baş başa kalmıştık. O günden beri annem hem anne hem baba oldu bana. Sabahları temizlik işine gider, akşamları yorgun argın eve dönerdi. Ben de ona destek olmak için okuldan sonra komşunun bakkalında çalışırdım. Ama ne kadar çabalasak da yetmiyordu. Kira, faturalar, okul masrafları… Her ay sonu bir mucize beklerdik.
Bir akşam, annem eve geldiğinde yüzü bembeyazdı. “Anne, iyi misin?” dedim. Cevap vermedi, sadece başını salladı. O gece sabaha kadar öksürdü. Ertesi gün doktora gitmek için izin aldı ama işten de kovuldu. O an anladım ki, hayatımızda yeni bir kara dönem başlıyordu.
Sınava üç ay kalmıştı ve ben ders çalışacak gücü bulamıyordum. Annem hastaydı, evde para yoktu ve ben her gün biraz daha umutsuzluğa kapılıyordum. Arkadaşlarım sosyal medyada dershane fotoğrafları paylaşıyor, özel derslerden bahsediyordu. Ben ise eski kitaplarla, internetten bulduğum notlarla idare ediyordum. Bir gece, annemle mutfakta otururken gözyaşlarımı tutamadım.
“Anne, ben bu sınavı kazanamayacağım galiba.”
Annemin gözleri doldu ama bana sarıldı: “Kızım, sen elinden geleni yapıyorsun. Hayat bazen adil değil ama pes etme.”
Ama pes etmemek kolay mıydı? Okulda öğretmenim Ayşe Hanım yanıma geldi bir gün:
“Elif, son zamanlarda çok dalgınsın. Bir sorun mu var?”
Başımı eğdim: “Evde biraz sıkıntılar var hocam.”
Ayşe Hanım bana burs başvuruları için yardımcı oldu ama sonuç çıkmadı. O gün eve dönerken içimde bir öfke vardı: Neden bazıları her şeye kolayca ulaşırken biz bu kadar zorlanıyorduk? Neden hayallerim sadece hayal olarak kalacaktı?
Sınav günü geldiğinde annem ateşler içindeydi. Onu yalnız bırakıp sınava gitmek zorundaydım. Sınav salonunda sorulara bakarken aklım sürekli annemdeydi. Zaman geçti, kalemim elimde titredi ve cevapları işaretlerken gözyaşlarımı sildim.
Sınavdan çıktığımda annemi hastaneye kaldırmışlardı. Koşa koşa yanına gittim. Doktorlar zatürre dedi; birkaç gün hastanede kalması gerekiyordu. O an içimdeki tüm umutlar sönmüş gibiydi.
Sonuçlar açıklandığında tıp fakültesini kazanamamıştım. Sadece birkaç puanla kaçırmıştım. Anneme söylemeye çekindim ama o zaten anlamıştı.
“Üzülme kızım,” dedi, “hayat bazen başka kapılar açar.”
Ama ben o kapıların nerede olduğunu bilmiyordum. Arkadaşlarım üniversiteye kayıt olurken ben evde anneme bakıyor, bakkalda çalışmaya devam ediyordum. Bir gün komşumuz Emine Teyze geldi:
“Elif, belediyede bir kurs açılmış; hemşire yardımcılığı kursuymuş. Belki sana iyi gelir.”
İlk başta istemedim ama sonra denemeye karar verdim. Kursa başladığımda yeni insanlarla tanıştım; hepsinin farklı hikayeleri vardı ama ortak noktaları zorluklarla mücadele etmeleriydi.
Aylar geçti, annem iyileşti ama eski sağlığına kavuşamadı. Ben ise kursu başarıyla bitirdim ve küçük bir özel hastanede işe başladım. İlk maaşımı aldığımda anneme bir kutu çikolata aldım ve gözyaşları içinde ona sarıldım.
Hayat istediğim gibi gitmedi belki ama başka bir yol buldum kendime. Şimdi hastanede çalışırken bazen genç kızlara bakıyorum; onların gözlerinde kendi hayallerimi görüyorum.
Bazen düşünüyorum: Eğer o kara dönem olmasaydı, ben kim olurdum? Hayallerimiz gerçekleşmeyince hayatımız bitiyor mu? Yoksa yeni bir yol bulmak da bir başarı mı? Sizce insan ne zaman gerçekten kaybeder?