Hayatımın Sessizliğini Bozan Sır: 64 Yaşında Gelen Beklenmedik Misafir

“Karabaş! Ne yapıyorsun orada?!” diye bağırdım, sabahın köründe avludan gelen havlamalarla uyanınca. Gözlerim hâlâ uykulu, bastonumu ararken içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. 64 yaşındayım, Ege’nin bu unutulmuş köyünde, kendi başıma yaşadığım yıllar boyunca hiçbir sabah böyle başlamamıştı. Kapıyı açar açmaz Karabaş’ın yanında duran, çamura bulanmış, ürkek bakışlı bir tay gördüm. Gözleri korku doluydu, sağ bacağında derin bir yara vardı.

“Allah’ım, bu da nereden çıktı şimdi?” dedim kendi kendime. Karabaş kuyruğunu sallıyor, tayı korumak ister gibi bana bakıyordu. “Gel bakalım yavrum,” dedim taya yaklaşırken, “korkma, sana zarar vermem.” Ama o geri çekildi, gözlerinde hem acı hem de bir umut vardı sanki.

O sabah kahvaltımı unuttum. Tayı ahıra aldım, yarasını temizledim. Ellerim titriyordu; yıllardır kimseye dokunmamış ellerim şimdi minik bir canı iyileştirmeye çalışıyordu. “Kim bıraktı seni buralara?” diye fısıldadım. O an, içimde yıllardır sakladığım yalnızlık duygusu yeniden kabardı.

Köydeki herkes beni ‘Şükran Abla’ diye bilir; kocam İsmail’i kaybettikten sonra oğlum Murat da İstanbul’a göçtü, bir daha dönmedi. Herkesin kendi derdi var tabii; ama ben, bu yaşımda artık hayatımda yeni bir şey olmayacağını sanıyordum. Meğer yanılmışım.

İki gün boyunca taya baktım, ona ‘Umut’ adını verdim. Karabaş da başından ayrılmadı. Ama köyde dedikodu çabuk yayılır; üçüncü gün komşum Ayşe kapımı çaldı:

“Şükran Abla, duydum ki ahırda at besliyormuşsun! Kimin bu hayvan?”

“Vallahi bilmiyorum Ayşe,” dedim iç çekerek. “Karabaş getirdi, bacağı yaralıydı.”

Ayşe kaşlarını çattı: “Geçen hafta Halil’in çiftliğinden bir tay kaybolmuştu. Hırsızlık var diyorlar.”

İçimde bir korku büyüdü. Halil’in adını duyunca kalbim sıkıştı; yıllar önce oğlum Murat’la kavga edip köyden gitmesine sebep olan adamdı o.

O gece uyuyamadım. Umut’un başında otururken geçmişi düşündüm: Murat’ın Halil’in kızıyla olan aşkını, Halil’in bunu öğrenince çıkardığı kıyameti… O gün Murat bana “Anne, sen de Halil’in tarafını tutuyorsun!” diye bağırmıştı. O günden sonra oğlumla aramızda buz gibi bir mesafe oluştu.

Ertesi sabah Halil kapımda belirdi. Yüzü öfkeliydi.

“Şükran Hanım, kaybolan tayı sizde bulmuşlar,” dedi sertçe.

“Halil Bey, ben kimsenin malına göz dikmem,” dedim gözlerinin içine bakarak. “Tayı Karabaş getirdi, bacağı yaralıydı.”

Halil bana inanmadı. Köy meydanında herkesin önünde beni suçladı:

“Yıllardır bu köyde yaşarsın ama oğlun gibi sen de hırsızlık mı yapmaya başladın?”

O an içimdeki öfke patladı: “Benim oğlum hırsız değil! Senin yüzünden gitti buralardan!”

Köylüler sus pus oldu. Herkesin gözü üzerimdeydi. O an anladım ki yıllardır taşıdığım yalnızlık aslında Halil’in ve köyün bana biçtiği bir cezaydı.

O gece Umut’u bırakmaya karar verdim. Ama tayı götürürken Karabaş havlamaya başladı; sanki bırakmamı istemiyordu. Umut’un gözlerinde de bir veda vardı.

Tam o sırada köyün gençlerinden Zeynep yanıma geldi:

“Şükran Abla, ben dün gece Halil’in çiftliğinde çalışıyordum. O tay orada değildi; Halil’in oğlu satmak istemiş ama alıcı çıkmamış. Sonra kaybolduğunu söylemişler.”

Birden her şey anlam kazandı: Halil ailesinin utancını örtmek için suçu bana atıyordu.

Ertesi gün köy meydanında Halil’le yüzleştim:

“Senin oğlun tayı satmaya kalkmış Halil Bey! Suçunu örtmek için beni suçluyorsun!”

Halil sustu; köylüler fısıldaşmaya başladı. O an yıllardır içimde biriken acı ve öfke gözyaşı olup aktı.

Köyün imamı araya girdi:

“Şükran Abla’nın suçu yoktur! Herkes kendi evinin önünü süpürsün.”

O günden sonra köylüler bana daha farklı bakmaya başladı. Umut’u sahiplenmemi istediler; Karabaş’la birlikte ona bakmaya devam ettim.

Ama asıl değişen ben oldum: Yıllardır oğluma yazamadığım mektubu yazdım o gece.

“Murat’ım,

Biliyorum, sana haksızlık ettim. Keşke zamanında yanında olsaydım. Hayat bazen insanı hiç beklemediği yerden sınar. Burada hâlâ seni seven bir annen var… Dönmek istersen kapım açık.”

Mektubu postaya verdim; içimde bir hafiflik vardı artık.

Şimdi her sabah Karabaş ve Umut’la güne başlıyorum; yalnızlığım biraz olsun hafifledi.

Hayat bazen en beklenmedik anda değişiyor. Sizce insan geçmişte yaptığı hataları affedebilir mi? Yalnızlık gerçekten kader mi? Yoksa her şeye rağmen umut etmek mi gerekir?