Sabahın Dördünde Kapıda Biten Umutlar: Bir Anne Güncesi
Saat daha dördü bile göstermiyordu. Gözlerimi açtığımda, mutfağın loş ışığında eski duvar saatinin tik takları yankılanıyordu. Yıllardır alışkanlık olmuştu; çocuklarım için krep yapmadan bir günüm başlamazdı. Ellerim otomatik olarak una, süte, yumurtaya uzandı. O sabah, içimde garip bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şey olacakmış gibi. Kendi kendime, “Ne olur ki, her şey yolunda,” dedim. Ama annelik içgüdüsü işte, insanın içine doğuyor bazı şeyler.
Küçük kasabamızda, sabahın bu saatinde sokaklar bomboş olurdu. Krep tavasını kapatıp, sıcak krepleri bir kaba yerleştirdim. Üzerine biraz bal, biraz da peynir koydum; oğlum Emre’nin en sevdiği şekilde. Kızım Zeynep ise reçelli severdi. İki tabak hazırladım, birini kendi evime bırakıp, diğerini Emre’nin evine götürmek için yola çıktım. Ayaz yüzümü keserken, içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü.
Emre’nin apartmanına vardığımda, kapının önünde bir hareketlilik fark ettim. Birkaç komşu fısıldaşıyordu. “Hayırdır, bu saatte ne oluyor?” diye sordum. Komşulardan biri, gözlerini kaçırarak, “Jale Hanım, Emre’nin kapısında biri yatıyor,” dedi. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Hemen kapıya koştum. Orada, oğlumun kapısının önünde, eski püskü bir battaniyeye sarılmış, yüzü kir içinde bir genç yatıyordu. Yanında boş bir bira şişesi, cebinde buruşmuş bir sigara paketi. Tanıdım; Emre’nin çocukluk arkadaşı, Murat. Bir zamanlar bizim evde akşam yemeklerine otururdu, şimdi ise sokakta, oğlumun kapısında sızmış.
Emre kapıyı açtı, gözleri uykulu, saçları darmadağın. “Anne, ne oldu?” dedi. “Oğlum, Murat burada, kapının önünde yatıyor!” dedim. Emre’nin yüzü bir anda asıldı. “Anne, ben ne yapabilirim? Kaç kere söyledim, yardım ettim, ama dinlemiyor. Her seferinde içip geliyor, bana yük oluyor. Ben de insanım!” diye bağırdı. Komşuların bakışları arasında, oğlumla göz göze geldim. İçimde bir acı, bir öfke, bir çaresizlik. Murat’ı kaldırmaya çalıştım, ama o kendinde değildi. “Anne, bırak!” dedi Emre, “Ben artık dayanamıyorum. Kendi hayatımı da mahvediyor.”
O an, yıllardır içimde biriktirdiğim tüm umutlar, oğlumun gözlerindeki yorgunlukla birlikte eriyip gitti. Murat’ın annesi, Ayşe abla, yıllar önce İstanbul’a göç etmişti, oğlunu burada bırakmak zorunda kalmıştı. O günden beri Murat hep bir başına, hep eksik. Emre ile aralarındaki dostluk, zamanla yük olmuştu oğluma. “Anne, ben de işsizim, param yok, Murat’a bakamam artık!” dedi Emre. Oğlumun bu kadar çaresiz, bu kadar öfkeli olduğunu ilk defa gördüm.
Krepleri yere bıraktım, Murat’ın başına eğildim. “Oğlum, kalk, hadi gel, evime gidelim,” dedim. Murat gözlerini açtı, bana bakıp ağlamaya başladı. “Teyze, ben bittim. Kimsem yok. Emre de istemiyor artık beni. Ben ne yapayım?” dedi. O an, anneliğin ne kadar ağır bir yük olduğunu bir kez daha anladım. Kendi oğlumun çaresizliğiyle, başka bir annenin evlatsızlığı arasında sıkışıp kalmıştım.
Emre kapıyı hızla kapattı. Komşular dağıldı. Murat’ı kolumdan tutup, zorla kaldırdım. Ayakları titriyordu. “Gel oğlum, sıcak bir çorba içersin, sonra konuşuruz,” dedim. Eve dönerken, içimde bir isyan, bir kırgınlık. Yıllarca çocuklarım için didindim, çalıştım, tek başıma büyüttüm. Kocam, Hasan, yıllar önce bir trafik kazasında vefat ettiğinde, hayatımın yükü iki katına çıkmıştı. O günden beri, çocuklarımın başına bir şey gelmesin diye her sabah dua ettim. Ama şimdi, oğlumun kapısında başka bir annenin evladı, hayata tutunamıyor.
Eve vardığımızda, Murat kanepeye yığıldı. Ona bir çorba ısıttım, üstünü örttüm. Kendi kendime, “Benim oğlum da bir gün böyle olur mu?” diye düşündüm. Emre’nin öfkesi, Murat’ın çaresizliği, benim yalnızlığım… Hepsi bir arada, içimde fırtına gibi dönüyordu. Sabah ezanı okunurken, mutfağın penceresinden dışarı baktım. Sokaklar hâlâ sessizdi, ama içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.
Bir süre sonra, Murat kendine geldi. “Teyze, ben ne yapacağım? Annem yok, babam yok, iş yok. Emre de istemiyor artık beni. Benim hayatım bitti,” dedi. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ona sarıldım. “Oğlum, hayat bitmez. Her sabah yeniden başlar. Ama önce kendine bir şans vermen lazım. Ben sana yardım ederim, ama önce senin istemen lazım,” dedim. Murat başını öne eğdi, sessizce ağladı.
O gün, Emre’den bir mesaj geldi: “Anne, kusura bakma. Çok yorgunum. Murat’ı seviyorum ama artık gücüm kalmadı. Ben de iş bulamıyorum, borçlarım var. Bazen keşke başka bir şehirde doğsaydım diyorum. Burada herkes birbirini tanıyor, herkes birbirinin derdini biliyor. Kaçamıyorsun.”
O mesajı okurken, oğlumun ne kadar yalnız olduğunu bir kez daha anladım. Yıllardır çocuklarım için her şeyi yaptım, ama onları bu kasabada tutmakla hata mı ettim? Büyük şehirde daha mı mutlu olurlardı? Ya da Murat gibi, onlar da bir gün kapı önlerinde mi kalacaklardı?
Akşam olduğunda, Murat biraz toparlandı. Ona eski bir mont verdim, cebine biraz para koydum. “Bak oğlum, bu kasabada herkes birbirini tanır. Ama kimse kimsenin acısını tam anlamaz. Sen kendini bırakma. Yarın belediyeye gidip iş soracağız. Ben de seninle geleceğim,” dedim. Murat başını salladı, gözlerinde ilk defa bir umut ışığı gördüm.
O gece, kendi yatağıma uzandığımda, gözlerimden yaşlar süzüldü. Kendi çocuklarım için her şeyi yapmıştım, ama onların yükünü hafifletmek isterken, belki de onları daha çok sıkıştırmıştım. Emre’nin öfkesi, Murat’ın çaresizliği, benim yalnızlığım… Hepsi bir arada, içimde fırtına gibi dönüyordu. Sabah ezanı okunurken, mutfağın penceresinden dışarı baktım. Sokaklar hâlâ sessizdi, ama içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.
Bir anne olarak, çocuklarımın ve onların arkadaşlarının acılarına ne kadar dayanabilirim? Onları korumak isterken, acaba onları kendi yalnızlıklarına mı mahkûm ettim? Siz olsanız, benim yerimde ne yapardınız? Çocuklarınız için ne kadar ileri gidebilirsiniz? Lütfen bana yazın, çünkü bazen bir annenin en çok ihtiyacı olan şey, bir başka annenin duasıdır.