Gidişin Ardından: Bir Vedanın Hikayesi

“Beni affedebilecek misin anne?” diye fısıldadım, arabamın direksiyonuna başımı yaslarken. O an, çocukluğumun geçtiği mahallede, eski evimizin önünde, yılların yüküyle ezilmiş bir adamdım. Arabamı park ettiğim yerden, yüksek metal çitin arkasında kalan bahçeyi göremiyordum. Eskiden burada alçak bir tahta çit vardı; ben ve kardeşim Zeynep, o çitin üstünden atlayıp komşunun bahçesinden erik çalardık. Şimdi ise her şey değişmişti, tıpkı bizim gibi.

Telefonumun ekranına baktım, annemin numarası hâlâ kayıtlıydı. Ama arayacak cesaretim yoktu. Son konuşmamızda, “Seninle gurur duyamıyorum artık, Ali,” demişti. O cümle, içimde bir yara gibi kaldı. Babam ise her zamanki gibi sessizdi, gözlerini kaçırmıştı. Zeynep ise bana sarılıp, “Ağabey, gitme ne olur,” diye yalvarmıştı. Ama ben gitmek zorundaydım. İstanbul’da yeni bir hayat kurmak, geçmişin yükünden kurtulmak istiyordum. Oysa şimdi, yıllar sonra, her şeyin başladığı yere geri dönmüştüm.

Arabadan indim, ayaklarım titriyordu. Çitin önünde durup derin bir nefes aldım. İçeriden çocuk sesleri geliyordu, tanımadığım bir ailenin çocuklarıydı. Bizim zamanımızda, bahçede annem domates yetiştirirdi. Ben ise babamın eski radyosunu tamir etmeye çalışırdım. O günleri düşündükçe, gözlerim doldu. Kapının önünde bir süre öylece durdum, içeri girip girmemek arasında kaldım. Sonunda cesaretimi topladım ve zile bastım.

Kapıyı açan yaşlı bir kadın oldu. “Buyurun, kimi aramıştınız?” dedi. Sesim titreyerek, “Ben… Ben Ali. Bu evde büyüdüm. Annem, babam… Onlar hâlâ burada mı?” dedim. Kadın şaşkınlıkla bana baktı. “Ah evladım, onlar yıllar önce taşındı. Ben beş yıldır buradayım. Ama komşular hâlâ mahallede, istersen onlara sorabilirsin,” dedi. Teşekkür edip uzaklaştım. İçimde bir boşluk oluştu. Sanki geçmişimden bir parça daha kaybolmuştu.

Mahallede dolaşırken, eski komşumuz Hüseyin Amca’yı gördüm. Beni hemen tanıdı. “Ali! Oğlum, sen misin? Ne zamandır yoksun!” dedi. Sarıldık. Gözlerim doldu, kelimeler boğazımda düğümlendi. “Annemler nerede, biliyor musun?” diye sordum. Hüseyin Amca başını eğdi. “Annen geçen yıl vefat etti oğlum. Babansa Zeynep’le birlikte İzmir’e taşındı. Zeynep evlendi, bir kızı oldu. Seninle çok konuşmak isterlerdi, ama sen hiç aramadın ki…”

O an, dizlerimin bağı çözüldü. Annemin öldüğünü bilmiyordum. Onunla barışamadan, ona sarılamadan, affını isteyemeden gitmişti. Gözyaşlarım sel oldu. Hüseyin Amca bana sarıldı, “Oğlum, annen seni hep bekledi. Her bayram kapıya bakardı, belki Ali gelir diye. Ama sen gelmedin,” dedi. İçimdeki pişmanlık, öfke ve acı birbirine karıştı. Kendimi affedemiyordum.

Bir banka oturdum, ellerim titriyordu. Geçmişte yaptığım hataları düşündüm. Üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğimde, ailemle aram açılmıştı. Annem, “Bizi bırakıp gitme,” demişti. Ama ben, “Kendi hayatımı kurmak istiyorum,” diye diretmiştim. İstanbul’da işler umduğum gibi gitmemişti. İşsiz kalmış, borçlara batmıştım. O zor günlerde ailemi aramaya utanmıştım. Onların gözünde başarısız bir evlat olmak istememiştim. O yüzden yıllarca aramadım, sormadım. Şimdi ise, annem yoktu. Babam ve Zeynep ise çok uzaktaydı.

Telefonumu çıkardım, Zeynep’in numarasını buldum. Ellerim titreyerek aradım. Birkaç çaldıktan sonra açtı. “Ağabey?” dedi, sesi şaşkın ve kırgındı. “Zeynep, ben… Özür dilerim. Annemin öldüğünü yeni öğrendim. Sana ulaşamadım, çok pişmanım,” dedim. Zeynep ağlamaya başladı. “Ağabey, annem seni çok özledi. Her gün senin için dua etti. Keşke bir kez arayıp sesini duysaydın. Babam da çok yaşlandı. Seni affetmek istiyor ama gururuna yediremiyor,” dedi. O an, hayatımda ilk kez bu kadar çaresiz hissettim. “Zeynep, seni ve babamı görmek istiyorum. Affınızı istiyorum. Geçmişi telafi edemem ama en azından bundan sonra yanınızda olmak istiyorum,” dedim. Zeynep uzun süre sessiz kaldı, sonra “Gel ağabey, seni bekliyoruz,” dedi.

O gece, eski mahallemde bir otelde kaldım. Annemin mezarına gitmek için sabahı zor ettim. Sabah erkenden mezarlığa gittim. Annemin mezar taşına dokunurken, içimdeki bütün pişmanlıklar, özlemler, kırgınlıklar bir anda boşaldı. “Anne, beni affet. Sana layık bir evlat olamadım. Ama seni hep sevdim. Keşke bir kez daha sarılabilseydim,” dedim. Gözyaşlarım toprağa karıştı. O an, annemin bana kızgın olmadığını, beni affettiğini hissettim. İçimde bir huzur oluştu.

İzmir’e gitmek için yola çıktım. Yol boyunca çocukluğumu, ailemi, yaptığım hataları düşündüm. Babamı ve Zeynep’i tekrar görebilmek için sabırsızlanıyordum. İzmir’e vardığımda, Zeynep beni kapıda karşıladı. Sarıldık, uzun süre ağladık. Babam ise kapının önünde duruyordu. Gözleri dolu doluydu, ama bana sarılmadı. “Hoş geldin oğlum,” dedi sadece. O an, babamın da beni affetmek istediğini ama duygularını göstermekte zorlandığını anladım. “Baba, özür dilerim. Sizi çok ihmal ettim. Bundan sonra yanınızda olacağım,” dedim. Babam başını salladı, “Geçmiş geçti oğlum. Önemli olan bundan sonrası,” dedi.

Zeynep’in küçük kızı Elif bana sarıldı, “Dayı, bir daha gitmeyecek misin?” dedi. Gözlerim doldu, “Hayır Elif, artık hep burada olacağım,” dedim. O an, ailemin değerini, geçmişin yükünden kurtulmanın ne kadar zor ama gerekli olduğunu anladım. Hayatım boyunca peşimi bırakmayan pişmanlıklarım vardı, ama artık yeni bir başlangıç yapabilirdim.

Şimdi, bu satırları yazarken, içimde hâlâ bir sızı var. Anneme veda edemeden gitmiş olmak, hayatımın en büyük acısı oldu. Ama ailemle yeniden bir araya gelmek, bana ikinci bir şans verdi. Siz hiç, sevdiklerinize veda edemeden onları kaybettiniz mi? Peki, geçmişin yükünü taşımak mı daha zor, yoksa affedilmek için cesaret göstermek mi?