Koltuk Kralı Kocam ve Kahraman Komşum: Hayat Neden Bu Kadar Adaletsiz?

“Yine mi televizyonun karşısındasın, Mehmet?” diye bağırdım mutfağın kapısından. O an elimdeki bulaşık süngeriyle, bir yandan ağlayan küçük kızım Elif’i susturmaya çalışıyor, bir yandan da oğlum Can’ın ödevine yardım etmeye uğraşıyordum. Mehmet ise, her zamanki gibi, koltuğa yayılmış, elinde kumanda, gözleri ekrana kilitlenmişti. Sanki evde olup biten hiçbir şey umurunda değildi. “Biraz da sen ilgilensen çocuklarla, ben de bir nefes alsam?” dedim, sesim titreyerek. O ise gözünü ekrandan ayırmadan, “Zaten bütün gün çalışıyorum, biraz dinleneyim,” diye homurdandı.

İşte hayatımın özeti buydu. Yirmi sekiz yaşındayım, iki çocuk annesiyim, gençliğim daha yeni başlıyor olmalıydı ama ben kendimi sanki elli yaşında, yorgun ve tükenmiş hissediyordum. Mehmet benden dokuz yaş büyük, otuz yedi yaşında. Evlendiğimizde, bana hayaller kurdurmuştu; birlikte büyüyecek, çocuklarımızı el ele büyütecektik. Ama şimdi, her şeyin yükü benim omuzlarımda. Sanki 1980’lerin Türkiye’sinde yaşıyormuşuz gibi, evdeki rollerimiz taş devrinden kalma. Mehmet için hayat, işten eve gelip koltuğa oturmak, akşam yemeğini beklemek ve sonra uyumaktan ibaret.

Oysa komşumuz Cemal Bey bambaşka biri. O da evli, iki çocuk babası. Ama her sabah çocuklarını okula kendi götürür, akşamları market alışverişini yapar, eşiyle birlikte mutfağa girer. Geçen hafta, apartmanın su borusu patladığında, gece yarısı pijamalarıyla aşağı inip tamir etti. Herkes ona hayran. Eşi Zeynep abla, “Cemal olmasa ben ne yapardım?” derken gözleri parlıyor. Ben ise, Mehmet’in yanımda olup olmadığını bile bazen unutuyorum.

Bir gün, Elif ateşlendi. Mehmet’e, “Hastaneye götürmemiz lazım,” dedim. “Sen götür, ben sabah erken kalkacağım,” dedi, dönüp yorganı başına çekti. O an içimde bir şeyler koptu. Elif’i kucağıma aldım, Can’ı da uyandırıp, gece yarısı taksiyle hastaneye gittim. O soğuk koridorda, tek başıma beklerken, gözyaşlarımı tutamadım. Yanımda ne bir eş, ne bir destek vardı. Sadece ben ve çocuklarım. O an, hayatın bana ne kadar adaletsiz davrandığını düşündüm.

Ertesi gün, Cemal Bey kapıyı çaldı. “Gece hastaneye gittiğinizi duydum, bir şeye ihtiyacınız var mı?” diye sordu. O an, içimdeki utancı ve kırgınlığı gizleyemedim. “Yok, sağ olun,” dedim, ama gözlerim doldu. Cemal Bey, “Bakın, insan bazen yardım istemekten çekinir ama komşuluk böyle günlerde belli olur,” dedi. O an, Mehmet’in neden böyle olamadığını, neden en ufak bir sorumluluk almaktan kaçtığını düşündüm.

Annem hep, “Kızım, erkekler böyledir, çok üstüne gitme,” derdi. Ama ben, neden kadınların her şeyi sırtlamak zorunda olduğunu, neden eşitlikten bu kadar uzak olduğumuzu anlamıyordum. Mehmet’in ailesi de oğullarını hep el üstünde tutmuş, hiçbir iş yaptırmamış. Şimdi de, evdeki her şeyin bana ait olduğunu düşünüyor. Bir gün, “Mehmet, çocukların okul toplantısı var, birlikte gidelim,” dedim. “Sen git, ben anlamam öyle şeylerden,” dedi. Oysa Cemal Bey, her toplantıda Zeynep ablanın yanında.

Bir akşam, apartmanda elektrikler kesildi. Çocuklar korkudan ağlamaya başladı. Mehmet, “Ne yapayım, elektrik yoksa yok,” deyip yine koltuğa uzandı. Ben ise, çocuklarıma sarılıp, onlara masal anlatarak sakinleştirmeye çalıştım. O sırada, Cemal Bey el feneriyle kapımızı çaldı. “Çocuklar korkmasın diye size fener getirdim,” dedi. O an, Mehmet’in gözlerinde bir kıskançlık gördüm. Ama yine de yerinden kalkmadı.

Bir gün, Zeynep ablayla balkonda çay içerken, “Senin yükün çok ağır, nasıl dayanıyorsun?” diye sordu. “Bazen dayanamıyorum,” dedim. “Ama çocuklarım için güçlü olmam lazım.” Zeynep abla, “Cemal de başlarda böyle değildi, ama konuştuk, tartıştık, birlikte öğrendik. Belki Mehmet’le de açıkça konuşmalısın,” dedi. O gece, Mehmet’le konuşmaya karar verdim.

“Mehmet, böyle devam edemem. Her şeyin yükü benim omuzlarımda. Çocuklar sadece benim değil, senin de sorumluluğun. Ben de insanım, ben de yoruluyorum,” dedim. Mehmet önce sustu, sonra, “Ben böyle gördüm, böyle öğrendim. Erkek adam evde iş yapmaz,” dedi. O an, içimdeki öfke patladı. “Ama ben de insanım! Benim de hayallerim, ihtiyaçlarım var. Sadece anne değilim, bir kadınım, eşim, insanım!” dedim. Mehmet, ilk kez bu kadar sert konuştuğumu görünce şaşırdı. Ama yine de değişmedi.

Geceleri yatağa uzandığımda, gözlerim tavanda, içimde bir boşluk hissediyorum. Hayatımın böyle geçip gitmesine izin vermek istemiyorum. Çocuklarımın da bir gün, anneleri gibi mutsuz olmasını istemiyorum. Ama ne yapacağımı da bilmiyorum. Mehmet’in değişmesini beklemek, bir mucizeye inanmak gibi.

Bir gün, Can bana, “Anne, neden babam bizimle hiç oynamıyor?” diye sordu. O an, içim parçalandı. “Baban yorgun oğlum,” dedim, ama gözlerim doldu. O gece, Mehmet’in yanına gittim. “Çocukların sana ihtiyacı var. Onlar seni kahraman olarak görmek istiyor. Lütfen, biraz olsun ilgilen,” dedim. Mehmet, “Benim babam da böyleydi, ben de öyleyim,” dedi. O an, geçmişin zincirlerini kıramayacağımı anladım.

Bazen düşünüyorum, acaba yanlış bir seçim mi yaptım? Hayatımın geri kalanını böyle mi geçireceğim? Çocuklarım için güçlü olmaya çalışırken, kendi mutluluğumdan vazgeçmek zorunda mıyım? Cemal Bey gibi bir eşim olsaydı, hayatım daha mı kolay olurdu? Yoksa herkesin dışarıdan görünen hayatı mı güzel?

Şimdi, bu satırları yazarken, içimde bir umut kırıntısı arıyorum. Belki bir gün, Mehmet değişir. Belki de ben, kendi yolumu bulurum. Ama şunu merak ediyorum: Sizce, bir insan değişir mi? Yoksa bazı şeyler, ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hep aynı mı kalır?