Zamanın Kırık Akrep ve Yelkovanları: Bir Kasaba Akşamında Geçmişle Yüzleşmek
“Baba, neden hâlâ konuşmuyorsun benimle? Kaç yıl geçti, hâlâ mı affedemedin beni?”
Sözlerim, soğuk kasım akşamında, eski antikacı dükkânının buğulu camına çarpıp geri döndü sanki. Ellerim cebimde, başım öne eğik, nefesimle camda küçük bir buğu halkası oluşturuyorum. İçeride, raflarda dizili eski saatler; bazıları durmuş, bazıları ise hâlâ tik tak ediyor. Her biri başka bir zamanın, başka bir hikâyenin sessiz tanığı. O an, çocukluğumun o eski kış akşamı geliyor aklıma: Dedemin bana saatlerin içini gösterdiği, annemin mutfaktan gelen kek kokusuyla gülümsediği o günler…
Ama şimdi ne annem var ne de dedem. Babam ise bana küskün. Yıllardır konuşmuyoruz. Herkesin bildiği ama kimsenin yüksek sesle söylemediği o sır yüzünden. O gün, kasabanın ortasında, herkesin önünde babamı utandırdığım için kendimi asla affedemedim. Ama o da beni affetmedi. O gün bugündür, aramızda görünmez bir duvar var.
Antikacı dükkânının kapısı gıcırdayarak açıldı. İçeriden yaşlıca bir adam çıktı: Mahmut Amca. “İsmail, oğlum, yine mi geldin? Saatlere bakıp bakıp gidiyorsun. Gir içeri, bir çay koyayım sana.”
İçeri girdim. Raflarda dizili saatlerin arasında yürürken Mahmut Amca bana eski bir koltuk gösterdi. “Biliyor musun,” dedi, “her saatin bir sahibi vardı. Kimisi sevdiğine hediye etti, kimisi babasından yadigâr kaldı. Ama zamanla herkes yalnız kalıyor oğlum. Saatler bile.”
Çayımı yudumlarken gözüm vitrindeki eski bir cep saatine takıldı. Dedemin saatiydi bu! Yıllar önce evimizden kaybolmuştu. “Mahmut Amca, bu saat… Bu bizim saatti!”
Mahmut Amca başını eğdi. “Baban getirdi geçen yıl. ‘Sat gitsin’ dedi. ‘Geçmişi taşımak ağır geliyor insana.’”
O an içimde bir şey koptu. Babamın bana olan öfkesinin, aslında kendi geçmişine olan öfkesi olduğunu anladım. Belki de annemin ölümünden sonra hiçbirimiz yasımızı tutamamıştık; herkes kendi acısına gömülmüştü.
O gece eve dönerken kasabanın dar sokaklarında yürüdüm. Her adımda çocukluğumun izleri vardı: Bisiklet sürdüğüm kaldırımlar, annemle pazara gittiğimiz yol, dedemin bana saat tamir etmeyi öğrettiği eski atölye…
Eve vardığımda babam salonda oturuyordu. Televizyon açıktı ama gözleri ekranda değildi. Kapıyı açtığımda başını kaldırdı, bakışlarımız buluştu. Bir anlık sessizlik oldu.
“Baba,” dedim titrek bir sesle, “dedemin saatini buldum bugün Mahmut Amca’da.”
Babam gözlerini kaçırdı. “O saati görmek istemiyorum artık,” dedi kısık bir sesle.
“Biliyorum,” dedim, “ama o saat sadece dedemin değil, bizim de geçmişimiz. Annemi de hatırlatıyor bana.”
Babamın gözleri doldu. İlk defa onu bu kadar kırılgan gördüm. “Annen öldüğünde… Her şey dağıldı İsmail. Ben de dağıldım. Sana kızgın değilim aslında; kendime kızgınım.”
O an yıllardır içimde taşıdığım yük hafifledi sanki. Yanına oturdum, elini tuttum. “Baba, affetmek zor ama denemek istiyorum. Sen de dene olur mu?”
Babam başını salladı, gözlerinden yaşlar süzüldü.
O gece ilk defa uzun uzun konuştuk; annemi, dedemi, geçmişte yaptığımız hataları… Saatler ilerledi ama zaman sanki durmuştu.
Ertesi sabah kasabanın meydanında yürürken içimde hafif bir umut vardı. Belki de geçmişi tamamen silemeyiz ama onunla barışabiliriz.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç affedemediklerinizle yüzleşebildiniz mi? Geçmişin yükünü taşımak mı daha zor, yoksa onu bırakmak mı? Yorumlarınızı bekliyorum.