Oğlumun Kayboluşu: Bir Annenin Yıkılan Dünyası
“Anne, lütfen aç kapıyı!” diye çığlık atan bir sesle uyandım o sabah. Gözlerimi ovuşturup kapıya yöneldim; yağmurun sesiyle karışan hıçkırıklar koridorda yankılanıyordu. Kapıyı açtığımda karşımda, gözleri şişmiş, saçları dağılmış, tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir genç kadın duruyordu. “Ben Elif… Emir’in nişanlısı,” dedi, sesi titreyerek. “Emir… iki haftadır kayıp. Ne olur bana yardım edin.”
O an, içimde bir şeyler koptu. Dizlerimin bağı çözüldü, duvara yaslandım. Oğlum Emir’in kayıp olduğunu, hem de iki haftadır, ilk kez duyuyordum. Elif’in gözlerindeki korku ve çaresizlik, kendi korkumla birleşti. “Nasıl yani? Emir kayıp mı? Neden bana söylemediniz?” diye bağırdım, sesim çatladı. Elif, “Polise gittik, ama bir iz yok. Sadece sizden bir şey sakladığını biliyorum. Lütfen, bana yardım edin,” dedi. O an, oğlumun bana anlatmadığı bir hayatı olduğunu hissettim. İçimde bir öfke, bir suçluluk, bir dehşet büyüdü.
Emir, benim tek evladımdı. Eşim Yılmaz’ı yıllar önce bir trafik kazasında kaybetmiştik. O günden beri, oğlumla birbirimize tutunarak hayata devam ettik. Ama şimdi, oğlumun bana anlatmadığı bir hayatı, bir nişanlısı, hatta belki de bambaşka bir dünyası olduğunu öğreniyordum. Elif’in elinde bir fotoğraf vardı; Emir’le birlikte bir kafede gülümserken çekilmişler. Fotoğrafı elime aldım, parmaklarım titredi. “Bunu bana neden hiç anlatmadı?” dedim kendi kendime. Elif, “Belki de sizi üzmek istemedi. Ama şimdi… şimdi ne yapacağımızı bilmiyorum,” diye fısıldadı.
O gün, Elif’le birlikte Emir’in kaybolduğu günleri araştırmaya başladık. Emir’in odasına girdim; her şey yerli yerindeydi. Masasında bir ajanda buldum. Ajandanın arasında, bana hiç bahsetmediği bir iş görüşmesinin notları vardı. “Yarın saat 14:00, Kadıköy, eski kitapçı.” O an, içimde bir umut kıpırdadı. Belki de orada bir iz bulabilirdik.
Ertesi gün, Elif’le birlikte Kadıköy’e gittik. Yağmur dinmişti ama içimdeki fırtına dinmemişti. Eski kitapçıya girdiğimizde, yaşlı bir adam bizi karşıladı. “Emir’i arıyoruz,” dedim, sesim titreyerek. Adam, “O çocuk… evet, buraya gelmişti. Çok düşünceliydi. Birini bekliyordu ama kimse gelmedi. Sonra aceleyle çıktı,” dedi. Elif’le birbirimize baktık; daha da çaresiz hissettik. Kitapçıdan çıkarken, Elif birden durdu. “Bakın!” dedi, yere düşmüş bir not kağıdını göstererek. Kağıtta, “Sana güveniyorum. Sakın kimseye söyleme,” yazıyordu. Elif’in elleri titredi. “Bu Emir’in el yazısı,” dedi. İçimdeki korku büyüdü. Oğlumun başı belada mıydı? Yoksa benden bir şey mi saklıyordu?
O gece, evde yalnız kaldığımda Emir’in çocukluğunu düşündüm. Küçükken, babasını kaybettiğimizde bana sarılıp “Anne, ben hep yanında olacağım,” demişti. Şimdi ise, ben onun yanında olamıyordum. Elif, annesiyle kalmaya gitti. Ben ise, Emir’in bilgisayarını karıştırmaya başladım. Bilgisayarında şifreli bir dosya buldum. Şifreyi denemeye başladım: doğum günü, benim adım, babasının adı… Hiçbiri olmadı. Sonra, Emir’in çocukken en sevdiği oyuncağın adını denedim: “Aslan.” Dosya açıldı.
Dosyada, Emir’in son zamanlarda birileri tarafından tehdit edildiğine dair mesajlar vardı. “Sana söyledim, borcunu ödeyeceksin yoksa anneni buluruz.” Mesajı okuduğumda, nefesim kesildi. Oğlum, bana hiçbir şey belli etmemişti. Borç, tehdit, korku… Emir’in içine düştüğü karanlığı ilk kez o an hissettim. Elif’i aradım, “Emir’in başı belada. Birileri onu tehdit etmiş,” dedim. Elif, “Ben de bir şeyler duymuştum ama bana anlatmadı. Belki de beni korumak istedi,” dedi. Gözyaşlarımı tutamadım. “Ben annesiyim, beni neden korumak istesin? Benimle paylaşsaydı, belki de şimdi yanında olurdum,” dedim.
Ertesi gün, polise gittik. Polis, “Borç meselesi ciddi olabilir. Son zamanlarda çevresinde şüpheli biri var mıydı?” diye sordu. Elif, “Bir arkadaşı vardı, adı Serkan. Son zamanlarda çok görüşüyorlardı,” dedi. Polis, Serkan’ın adresini aldı. O akşam, Elif’le birlikte Serkan’ın evine gittik. Kapıyı açan genç adam, bizi görünce şaşırdı. “Emir’i arıyoruz,” dedim. Serkan, başını öne eğdi. “Ben… ben ona yardım etmeye çalıştım. Ama işler kontrolden çıktı,” dedi. “Ne demek istiyorsun?” diye bağırdım. Serkan, “Emir birine borçlandı. O adamlar tehlikeli. Ona kaçmasını söyledim ama dinlemedi. Sizi korumak istiyordu,” dedi. Elif ağlamaya başladı. Ben ise, içimdeki öfkeyi ve çaresizliği bastıramadım. “Oğlumun başına ne geldiğini bilmek istiyorum!” diye haykırdım.
Serkan, “En son, eski limanda buluşacaktık. Ama o gelmedi. Sonra bir daha haber alamadım,” dedi. O gece, eski limana gittim. Yağmur yeniden başlamıştı. Limanda, Emir’in ceketini buldum. Cebinde, bana yazılmış bir not vardı: “Anne, seni çok seviyorum. Ne olursa olsun, beni affet.” O an, dizlerimin üstüne çöktüm. Gözyaşlarım yağmura karıştı. Oğlumun başına ne geldiğini bilmiyordum ama artık onun bana anlatmadığı bir hayatı, bir korkusu, bir çaresizliği olduğunu biliyordum.
Günler geçti, haftalar geçti. Emir’den hiçbir haber alamadık. Polis, soruşturmayı sürdürdü ama bir iz bulamadı. Elif, her gün bana geldi, birlikte ağladık, birlikte umut ettik. Annem, “Belki de bir gün döner,” dedi. Ama ben, oğlumun bana anlatmadığı sırların, aramızdaki mesafeyi ne kadar büyüttüğünü düşündüm. Onu koruyamadım, yanında olamadım. Şimdi, her gece onun odasında oturup, “Acaba bana anlatsaydı, her şey farklı olur muydu?” diye kendime soruyorum.
Bazen, insan en sevdiklerinin bile gerçek yüzünü göremiyor. Oğlumun bana anlatmadığı hayatı, benim de ona anlatamadığım korkularım vardı. Şimdi, sadece bir anne olarak, oğlumun bir gün kapıdan içeri girmesini bekliyorum. Peki, siz olsaydınız, sevdiklerinizin sırlarını öğrenmeye cesaret edebilir miydiniz? Yoksa bazı gerçekler sonsuza kadar gizli mi kalmalı?