Sessizlik ve Özlem Arasında: Bir Anne Yüreğinin Hikayesi
“Emre, oğlum, lütfen aç şu telefonu… Bak, annen arıyor.” Ellerim titreyerek telefonu kapattım. Salonda, duvarda asılı duran Emre’nin çocukluk fotoğrafına gözüm takıldı. O küçük, gülümseyen çocuk şimdi Almanya’da, benden binlerce kilometre uzakta, kendi hayatını kurmuştu. Ben ise burada, İstanbul’un kalabalığında, bir başıma, onun sesine hasret kalmıştım.
Her sabah Emre’ye mesaj atmakla başlıyordum güne. “Günaydın oğlum, nasılsın?” Bazen cevap geliyordu, çoğu zaman ise sadece iki mavi tik… O mavi tikler, bana onun iyi olduğunu söylüyordu belki ama kalbimdeki boşluğu doldurmuyordu. Kocam Hasan, “Bırak biraz rahat bırak çocuğu, kendi hayatı var artık,” diyordu. Ama bir anne yüreği nasıl rahat bırakır ki? Hele ki tek evladını…
Emre, üniversiteyi bitirdikten sonra Almanya’da bir iş bulmuştu. Önce bir yıl kalırım, sonra dönerim demişti. O bir yıl geçti, ardından bir yıl daha… Sonra bir gün, “Anne, ben evleniyorum,” dedi telefonda. Sesi heyecanlıydı ama ben o an içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. “Kimle oğlum?” dedim. “Ayşe’yle, burada tanıştık.” Ayşe de bizim oralardanmış, ailesi yıllar önce göç etmiş. İçim biraz rahatladı ama yine de oğlumun benden uzak bir ülkede, bambaşka bir hayata başlaması, içimde tarifsiz bir acı bıraktı.
Düğünlerine gidemedik. Pandemi vardı, uçuşlar iptal olmuştu. Ekrandan izledik oğlumun mürüvvetini. Hasan, “Kısmet böyleymiş,” dedi. Ben ise gece boyunca ağladım. Oğlumun elini tutup, ona sarılamadan, gözyaşlarımı gizleyerek izledim o anı. O günden sonra Emre daha da uzaklaştı sanki. Önceleri haftada bir arardı, sonra ayda bir… Şimdi ise aramalarım cevapsız, mesajlarım yanıtsız kalıyor.
Bir gün, mutfakta çay demlerken, kız kardeşim Zeynep aradı. “Sen de çok üstüne gitme Emre’nin, gençler böyle,” dedi. “Ama Zeynep, ben annesiyim. Onun sesini duymadan, iyi olduğunu bilmeden nasıl rahat edeyim?” dedim. Zeynep sustu, çünkü o da biliyordu, annelik başka bir şeydi. Oğlumun çocukluğunda, hastalandığında sabahlara kadar başında beklediğim günler geldi aklıma. İlk adımlarını attığında, bana sarıldığında hissettiğim mutluluk… Şimdi ise sadece sessizlik vardı.
Bir akşam, Hasan televizyon izlerken, ben yine Emre’yi aradım. Telefon çaldı, çaldı, açan olmadı. Gözlerim doldu, içimden bir şeyler koptu sanki. “Hasan, oğlumuz bizi unuttu mu?” dedim. Hasan, “Yok canım, unutur mu hiç? Yoğundur, işi vardır,” dedi. Ama ben biliyordum, bir şeyler değişmişti. Emre artık bizimle konuşmak istemiyordu belki de. Belki de yeni hayatında bize yer yoktu.
Bir gün, Ayşe’den mesaj geldi. “Teyze, Emre çok yoğun, kusura bakmayın. Sizi seviyor, merak etmeyin.” O mesajı defalarca okudum. Seviyor mu gerçekten? Yoksa sadece beni oyalamak için mi yazmıştı? İçimde bir huzursuzluk büyüdü. Kendi kendime kızdım, “Belki de fazla üstüne gidiyorsun, bırak biraz,” dedim. Ama ertesi gün yine elim telefona gitti.
Mahalledeki komşular, “Oğlun ne zaman gelecek?” diye soruyordu. Her seferinde yutkunup, “İşi var, gelemiyor,” diyordum. İçimden ise “Keşke gelse, keşke bir kez daha sarılsam,” diyordum. Bayramlarda, Emre’nin çocukluğunda birlikte gittiğimiz caminin önünden geçerken, gözlerim doluyordu. O eski bayramlar, ailece toplandığımız sofralar… Şimdi ise sofrada bir sandalye hep boş kalıyordu.
Bir gün, Emre’nin çocukluk arkadaşı Murat’ı gördüm. “Teyze, Emre’yle konuşuyor musunuz?” dedi. “Pek konuşamıyoruz oğlum,” dedim. Murat, “Çok yoğun çalışıyor, bazen bana da dönmüyor,” dedi. İçim biraz rahatladı ama yine de oğlumun bana bu kadar uzak olması, içimi acıtıyordu.
Bir gece, rüyamda Emre’yi gördüm. Küçük bir çocuktu, bana sarılıyordu. “Anne, gitme,” diyordu. Uyandığımda gözlerim yaş içindeydi. Hasan uyanıp, “Ne oldu?” diye sordu. “Oğlumu özledim,” dedim. Hasan sustu, çünkü o da özlüyordu ama belli etmiyordu. Erkekler duygularını saklar ya, o da öyleydi.
Bir sabah, Emre’den mesaj geldi. “Anne, iyiyim. Merak etme. Sizi seviyorum.” O mesajı defalarca okudum. Kalbim biraz olsun hafifledi. Ama yine de, bir telefon konuşmasının yerini tutmuyordu. Ona sesimi duyurmak, onun sesini duymak istiyordum. “Oğlum, ne zaman geleceksin?” diye yazdım. Cevap gelmedi.
Kendi kendime, “Belki de ben fazla duygusalım,” dedim. Ama sonra mahalledeki diğer annelerle konuşunca, onların da aynı duyguları yaşadığını gördüm. Herkes bir şekilde evladını özlüyordu. Kimisi askerde, kimisi yurtdışında, kimisi başka şehirde… Ama hepsinin ortak noktası, o özlem, o sessizlikti.
Bir gün, Ayşe aradı. “Teyze, Emre biraz içine kapanık oldu son zamanlarda. İşleri çok yoğun, bazen eve bile geç geliyor. Sizi arayamıyor diye üzülüyor,” dedi. O an içim biraz rahatladı. Demek ki oğlum da beni özlüyordu. Ama yine de, bu özlem, bu sessizlik, içimde büyüyordu.
Bir akşam, Hasan’la otururken, ona sordum: “Sence Emre bizi unutur mu?” Hasan, “Unutmaz. Ama hayat başka bir yere sürüklüyor insanı. Biz de gençken ailemizi ihmal etmedik mi?” dedi. Düşündüm, belki de haklıydı. Ama annelik başka bir şeydi. Bir anne, evladını asla unutmaz, asla bırakmaz.
Bir gün, Emre’den bir paket geldi. İçinde bir mektup vardı. “Anneciğim, seni çok özledim. Burada hayat çok hızlı akıyor. Bazen seni aramaya fırsat bulamıyorum, ama bil ki hep aklımdasın. Yakında geleceğim, birlikte çay içeceğiz, sohbet edeceğiz. Seni seviyorum.” O mektubu defalarca okudum, gözyaşlarım mektubun üzerine damladı. O an anladım ki, oğlum beni unutmamıştı. Sadece hayatın akışında, bazen mesafeler, bazen işler araya giriyordu.
O günden sonra, biraz daha sakin olmaya çalıştım. Emre’yi aramadan önce, “Belki de şimdi zamanı değil,” dedim kendime. Ama yine de, her sabah ona mesaj atmayı bırakmadım. Çünkü bir anne yüreği, ne olursa olsun, evladından vazgeçmez.
Şimdi, her akşam Emre’nin çocukluk fotoğrafına bakıp, “Oğlum, seni bekliyorum,” diyorum. Belki bir gün, kapı çalar ve Emre içeri girer. Belki de sadece bir telefon gelir, “Anne, nasılsın?” der. Ama ben biliyorum ki, annelik sabırdır, özlemdir, bekleyiştir.
Bazen düşünüyorum, acaba fazla mı üstüne gidiyorum? Yoksa bir anne olarak, oğlumun hayatında daha fazla yer almak istemem bencillik mi? Siz olsanız ne yapardınız?