Bir Aşkın Ardından: Elif’in Sınırları ve Kendine Dönüşü
“Elif, artık yeter! Kendini bu kadar harcama, kızım!” Babaannemin sesi, o gece mutfakta çay demlerken içimde yankılandı. O an, gözlerimden yaşlar süzülüyordu; Baran’la yine kavga etmiştik. Telefonumun ekranında onun son mesajı parlıyordu: “Seninle uğraşamam artık, çok abartıyorsun.” Ellerim titredi, içimdeki öfke ve kırgınlık birbirine karıştı. İstanbul’un gürültüsü, dışarıda yağan yağmurun sesiyle birleşip içimde fırtına koparıyordu.
Baran’la tanıştığımda, üniversitenin son senesindeydim. O, hukuk fakültesinin gözde öğrencilerindendi; ben ise edebiyat bölümünde, hayalleriyle yaşayan bir kız. İlk başlarda bana kendimi özel hissettirdi. “Senin gibi birini bulmak zor,” derdi, gözlerimin içine bakarak. O anlarda, dünyada sadece ikimiz varmışız gibi hissederdim. Ama zamanla, o güzel sözlerin yerini, küçümseyici bakışlar ve bitmek bilmeyen eleştiriler aldı. “Neden bu kadar duygusalsın? Her şeye ağlanır mı?” diye çıkışırdı. Ben ise her defasında susar, içime kapanırdım. Çünkü onu kaybetmekten korkuyordum.
Ailem, özellikle annem, Baran’ı hiç sevmedi. “Kızım, bir insan seni sürekli üzüyorsa, orada sevgi yoktur,” derdi. Ama ben, annemin sözlerini duymak istemezdim. Onlara karşı Baran’ı savunurdum. “Siz onu tanımıyorsunuz, o aslında çok iyi biri,” diye diretirdim. Her tartışmamızda, annem sessizce ağlar, babam ise sinirle odasına çekilirdi. Evdeki huzur, Baran’la olan ilişkim yüzünden bozulmuştu. Ama ben, aşkın her şeyi affettireceğine inanıyordum.
Bir gün, Baran’la Kadıköy’de bir kafede buluştuk. Hava soğuktu, ellerim cebimde titriyordu. O ise yine geç kalmıştı. Geldiğinde, yüzünde yorgun bir ifade vardı. “Elif, bu kadar üstüme gelme. Benim de hayatım var, anlasana!” dedi, sesini yükselterek. O an, kafedeki herkes bize bakıyordu. Utandım, küçüldüm. “Sadece seni merak ettim, kötü bir şey mi?” dedim, gözlerim dolarak. Baran, başını iki yana salladı. “Senin bu triplerin yüzünden nefes alamıyorum artık.” O gün, ilk defa içimde bir şeyler kırıldı. Ama yine de, onu bırakmaya cesaret edemedim.
Babaannem, o gece bana çay koyarken, ellerimi tuttu. “Bak kızım,” dedi, “Benim zamanımda da aşk vardı. Ama insan önce kendine saygı duyacak. Bir adam seni ağlatıyorsa, orada duracaksın. Sevgi, önce kendine gösterdiğin saygıdır.” O an, babaannemin gözlerinde yılların yorgunluğunu ve bilgece bir huzuru gördüm. “Ama babaanne, ben onsuz ne yaparım?” dedim, sesim titreyerek. “Kendinle kalırsın, Elif. Kendi sesini duyarsın. O ses sana yol gösterir.”
Baran’la olan ilişkim, zamanla daha da yıpratıcı hale geldi. Arkadaşlarım, “Elif, bu çocuk seni tüketiyor,” dediler. Ama ben, onların da beni anlamadığını düşündüm. Bir gün, Baran’ın telefonunda başka bir kızdan gelen mesajları gördüm. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. “Bu ne?” diye sordum, gözlerim dolu dolu. Baran, umursamaz bir tavırla, “Abartıyorsun, o sadece bir arkadaşım,” dedi. Ama içimde bir şeyler koptu. O gece, eve dönerken yağmurun altında yürüdüm. Her adımda, kendimi daha yalnız hissettim.
Evde, annem beni kapıda karşıladı. “Yine mi ağladın?” dedi, gözlerime bakarak. Sarıldım ona, çocuk gibi ağladım. “Anne, ben çok yoruldum,” dedim. Annem, saçlarımı okşadı. “Kızım, hayatında sınır koymazsan, herkes seni incitir. Senin değerini önce sen bileceksin.” O gece, ilk defa Baran’ı aramadım. Telefonum çaldı, mesajlar geldi, ama cevap vermedim. İçimde bir huzur vardı, ama aynı zamanda büyük bir boşluk.
Bir hafta boyunca Baran’dan uzak durdum. O ise sürekli aradı, mesaj attı. “Elif, sensiz yapamıyorum, lütfen dön,” dedi bir mesajında. Kalbim yine yumuşadı. Onunla buluşmaya karar verdim. Bu sefer, ona içimde biriken her şeyi söyleyecektim. Moda sahilinde buluştuk. Deniz dalgalıydı, rüzgar saçlarımı savuruyordu. “Baran, ben çok yoruldum. Sürekli kendimi değersiz hissediyorum. Seninle olduğumda, kendim olamıyorum,” dedim. Baran, gözlerini kaçırdı. “Ben de mükemmel değilim, Elif. Ama sen de çok hassassın,” dedi. O an, onun beni asla anlamayacağını anladım. “Belki de birbirimize iyi gelmiyoruz,” dedim, gözlerim dolarak. Baran, sessiz kaldı. Sonra arkasını dönüp gitti. O an, içimde bir boşluk oluştu, ama aynı zamanda hafifledim.
O gece, babaannemin yanına gittim. “Bitti mi?” diye sordu, gözlerimin içine bakarak. Başımı salladım. “Çok acıyor, babaanne,” dedim. Babaannem, ellerimi tuttu. “Acı geçer, kızım. Ama kendini kaybetmek daha büyük bir acıdır. Senin kalbin çok güzel, Elif. Bir gün, seni gerçekten seven biri çıkacak karşına. Ama önce, sen kendini seveceksin.”
Aylar geçti. Baran’dan hiç haber almadım. İlk zamanlar, her sabah uyanınca onun mesajını bekledim. Ama zamanla, kendi sesimi duymaya başladım. Edebiyatla, yazmakla, arkadaşlarımla yeniden bağ kurdum. Annemle aram düzeldi, evdeki huzur geri geldi. Babaannemle uzun yürüyüşler yaptık, bana eski Anadolu masallarını anlattı. Her masalda, bir kadının kendi gücünü bulması vardı. Ben de, kendi masalımda başrol olduğumu fark ettim.
Şimdi, geriye dönüp baktığımda, Baran’la yaşadığım her şeyin bana bir ders olduğunu görüyorum. Sevgi, fedakarlık demek değilmiş sadece; sınır koymak, kendine saygı duymak da sevginin bir parçasıymış. Birini sevmek, kendini unutmamakmış. Babaannemin dediği gibi, “Kendini kaybedersen, kimse seni bulamaz.”
Bazen hâlâ geceleri, Baran’ı ve o günleri düşünüyorum. Acaba, o da benim gibi pişmanlık duyuyor mudur? Yoksa, herkes kendi yolunda mı ilerliyor? Sizce, bir insan kendini sevmeyi öğrenmeden başkasını sevebilir mi?