Göl Kenarında Saklı Sır: Bir Yaz Günü Hayatımın Değiştiği An
“Baba, ne olur bana vurma! Ben suçlu değilim!” Zor nefes alıyordu Kadir, gözleri yaşlı, sesi titrek. O an ellerim havada asılı kaldı. Oğlumun gözlerindeki korku, içimdeki öfkeyi bir anda dondurdu. “Kadir, oğlum… Ben… Sadece nedenini bilmek istiyorum,” dedim, ama sesim de bana yabancı geliyordu.
Haziran’ın ilk günüydü. İstanbul’un tozlu, boğucu havasından kaçıp ailemle birlikte köyümüze gitmeye karar vermiştik. Eşim Ayşe ve kızımız Elif’le sabahın erken saatlerinde yola çıktık. Arabada sessizlik hâkimdi; Ayşe camdan dışarı bakıyor, Elif ise arka koltukta telefonuyla oynuyordu. Ben ise direksiyona sıkıca tutunmuş, aklımda köydeki eski evimizde bizi bekleyen anılarla boğuşuyordum.
Köye vardığımızda annem Hatice Hanım kapıda bizi bekliyordu. Sarıldık, kokusunu içime çektim; çocukluğumun güvenli limanıydı annem. Ama babam Mahmut Bey her zamanki gibi sert bakışlarla karşıladı bizi. “Hoş geldiniz,” dedi kısaca, sonra arkasını dönüp avluya geçti. Ayşe’nin elini sıktım, “Alıştın artık,” dedim fısıltıyla. O ise sadece başını salladı.
O gün öğleden sonra göl kenarına yürüyüşe çıktık. Elif ve Kadir önden koşarak gittiler. Gölün kenarında eski kayık duruyordu hâlâ; çocukken babamla balık tutmaya gittiğimiz kayık… Birden Elif’in çığlığıyla irkildim: “Baba! Kadir kayboldu!”
Koşarak göle vardım. Kadir’in ayakkabıları suyun kenarında duruyordu ama kendisi yoktu. Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Ayşe panikle bağırıyordu: “Kadir! Oğlum neredesin?” Gölün etrafında deli gibi koştum, sonunda sazlıkların arasında bir hışırtı duydum. Kadir oradaydı, dizlerinin üstüne çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmıştı.
Yanına yaklaştım, omzuna dokundum. “Oğlum, ne oldu? Neden buradasın?” dedim. Kadir başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı. “Baba… Ben… Ben istemedim…” diye mırıldandı. “Neyi istemedin oğlum?” diye sordum, ama cevap vermedi.
O gece evde bir huzursuzluk vardı. Annem dua okuyordu, Ayşe ise Kadir’in başında bekliyordu. Babam ise sessizce balkonda sigara içiyordu. Gece yarısı Kadir’in odasından bir ses duydum. Kapıyı araladım; Kadir yatağında oturmuş, kendi kendine konuşuyordu: “Ben suçlu değilim… Ben suçlu değilim…”
Sabah olduğunda köyde bir dedikodu dolaşmaya başlamıştı: Gölün kenarında birinin cüzdanı bulunmuştu, içinde para ve kimlik vardı. Cüzdan köyün yaşlılarından İsmail Amca’ya aitti ve dün akşamdan beri ortalıkta yoktu. Herkes gölün etrafında toplanmıştı. Babam bana dönüp, “Senin çocukların dün oradaydı,” dedi sertçe. “Bir şey mi yaptılar?”
Ayşe gözyaşları içinde bana baktı: “Ne olur Kadir’e inan! O böyle bir şey yapmaz!” Ama köylüler şüpheyle bakıyordu bize. O an içimdeki öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Kadir’i karşıma aldım: “Oğlum, bana doğruyu söyle! Ne oldu dün gölde?”
Kadir titreyerek anlatmaya başladı: “Ben sadece gölde oynuyordum baba… Sonra İsmail Dede geldi, bana şeker verdi… Sonra yere düştü… Hareket etmiyordu… Çok korktum… Cüzdanı da suya düştü sandım… Kaçtım…”
Dizlerimin bağı çözüldü. Oğlumun masumiyetine inanmak istiyordum ama köylülerin bakışları altında eziliyordum. Babam öfkeyle bağırdı: “Senin oğlun yüzünden köyde huzur kalmadı! Hepiniz İstanbul’dan gelip başımıza bela oldunuz!” Annem araya girdi: “Mahmut sus! Çocuklarımıza sahip çıkmazsak kim çıkacak?”
O gece evde büyük bir kavga çıktı. Babam bana hakaretler yağdırdı, Ayşe ağladı, Elif korkudan odasına kapandı. Ben ise Kadir’in başında sabaha kadar bekledim.
Ertesi sabah köyün imamı kapımıza geldi: “İsmail Amca bulundu,” dedi. “Bayılmış, geceyi sazlıkta geçirmiş.” Herkes rahat bir nefes aldı ama olanlar ailemizin üzerinde kara bir bulut gibi asılı kaldı.
Kadir hâlâ kabuslar görüyordu; ben ise kendimi suçluyordum. Ona güvenmemiştim, onu koruyamamıştım. Babamla aramızdaki uçurum daha da derinleşmişti.
Yaz bittiğinde İstanbul’a döndük ama o yazın izleri hep içimizde kaldı. Aile olmak ne demekti? Birbirimize güvenmek mi, yoksa en zor anlarda bile yanında durmak mı? Bazen düşünüyorum: Bir baba olarak oğluma yeterince inandım mı? Siz olsaydınız ne yapardınız?