Hiçbir Zaman Gerçek Bir Büyükanne Olamadım – Şimdi Suçlu Ben Miyim?
“Anneanne, neden sen hiç gelmiyorsun?” Elif’in sesi, telefondan titrek bir şekilde kulağıma ulaştığında, içimde bir şeyler kırıldı. O an, altı yıldır içimde biriktirdiğim tüm özlemin, tüm kırgınlığın, tüm sessizliğin birdenbire üzerime yıkıldığını hissettim. Oysa ben, Elif doğduğunda, onun minicik ellerini ilk kez tuttuğumda, kendime bir söz vermiştim: Ona hep yakın olacaktım, ona masallar anlatacak, saçlarını tarayacak, birlikte kekler yapacaktık. Ama hayat, bana bu fırsatı hiç vermedi. Ya da belki de ben, o fırsatı yeterince zorlamadım.
Her şey, oğlum Murat’ın Zeynep’le evlenmesiyle başladı. Zeynep, İstanbul’da doğup büyümüş, modern, kendi ayakları üzerinde duran bir kadındı. Ben ise Erzurum’un küçük bir köyünden çıkıp İstanbul’a gelmiş, hayatı boyunca ailesine adanmış bir kadındım. Farklıydık. Çok farklıydık. Murat’ın düğününde bile, Zeynep’in ailesinin yanında kendimi yabancı hissetmiştim. Onlar şık elbiseler, pahalı takılar, yüksek sesli kahkahalarla doluydu. Ben ise başörtümle, sessizliğimle, elimdeki küçük altın bilezikle orada öylece duruyordum.
Evliliklerinin ilk yılında, Murat ve Zeynep sık sık bize gelirlerdi. Ben elimden geldiğince iyi bir kayınvalide olmaya çalıştım. Zeynep’in sevdiği yemekleri öğrenmeye çalıştım, ona küçük sürprizler yaptım. Ama aramızda görünmez bir duvar vardı. O, bana hep mesafeli davrandı. Bir gün, mutfakta çay koyarken, Zeynep’in annesiyle telefonda konuştuğunu duydum: “Anne, Murat’ın annesi çok iyi biri ama… bilmiyorum, kendimi yanında rahat hissedemiyorum.” O an, içimde bir sızı hissettim. Ne yaparsam yapayım, yeterli olamayacaktım.
Sonra Elif doğdu. O gün hastaneye gittiğimde, Zeynep’in annesiyle babası başucundaydı. Ben kapıda bekledim, içeri girmeye çekindim. Zeynep’in annesi bana dönüp, “Buyurun, siz de görün torununuzu,” dedi ama sesinde bir davet değil, bir zorunluluk vardı sanki. Elif’i ilk kez kucağıma aldığımda, gözlerim doldu. O an, içimdeki tüm kırgınlıklar silinip gitti sandım. Ama yanılmışım.
Elif büyüdükçe, ben ona yaklaşmak istedim. Ama Zeynep, hep bir bahane buldu. “Bugün çok yorgunuz, anneciğim.” “Elif’in ateşi var, sonra görüşelim.” “Bu hafta sonu misafirimiz var.” Önceleri anlamaya çalıştım. Belki de gerçekten yoğundular. Ama zamanla, bunun bir mesafe koyma şekli olduğunu anladım. Murat ise arada kalmıştı. Bir gün ona, “Oğlum, ben Elif’i daha sık görmek istiyorum,” dediğimde, gözlerini kaçırdı: “Anne, Zeynep biraz hassas bu konuda. Lütfen anlayışlı ol.”
Yıllar geçti. Elif’in doğum günlerinde, ben hep uzaktan izledim. WhatsApp’tan gönderilen birkaç fotoğraf, kısa bir telefon görüşmesi… Oysa ben, Elif’in saçını okşamak, ona masallar anlatmak, birlikte pazara gitmek istiyordum. Ama Zeynep’in dünyasında bana yer yoktu. Bir gün, komşum Ayşe Hanım’a içimi dökerken, “Belki de ben yanlış bir şey yaptım,” dedim. Ayşe Hanım, “Sen elinden geleni yaptın, kızım. Herkesin dünyası farklı. Zeynep seni tehdit olarak görüyor olabilir,” dedi. Ama ben, tehdit olmak istememiştim ki… Sadece aile olmak istemiştim.
Geçen ay, Murat aradı. Sesi telaşlıydı. “Anne, Zeynep hastanede. Elif’i birkaç günlüğüne sana getirebilir miyiz?” O an, içimde bir umut ışığı yandı. Belki de bu, aramızdaki buzları eritmek için bir fırsattı. Elif, eve geldiğinde önce biraz çekingen davrandı. Ona kek yaptım, eski oyuncaklarımı gösterdim. Birlikte televizyon izledik, ona eski fotoğrafları gösterdim. İlk gece, Elif bana sarılarak uyudu. O an, yıllardır içimde biriken tüm özlem gözyaşlarımla birlikte aktı gitti.
Ama Zeynep hastaneden çıkınca, her şey eski haline döndü. Elif’i almaya geldiklerinde, Zeynep kapıda bana soğuk bir teşekkür etti. Gözlerinde bir minnet değil, bir zorunluluk vardı yine. Elif ise bana sarılıp, “Anneanne, yine gelir miyim?” dedi. O an, Zeynep’in gözlerinde bir huzursuzluk gördüm. Sanki Elif’in bana alışmasından korkuyordu.
O gece, Murat’ı aradım. “Oğlum, ben Elif’i çok seviyorum. Onun hayatında olmak istiyorum. Ama Zeynep bana hep mesafeli. Ne yapmam lazım?” dedim. Murat uzun bir sessizlikten sonra, “Anne, Zeynep’in kendi annesiyle çok yakın bir ilişkisi var. Sana da haksızlık etmek istemiyorum ama… Belki de biraz zaman lazım,” dedi. Altı yıl geçti oğlum, daha ne kadar zaman?
Kendi kendime sordum: Gerçekten suçlu ben miyim? Belki de baştan daha ısrarcı olmalıydım. Belki de Zeynep’in dünyasına girmek için daha çok çabalamalıydım. Ama bir yandan da, insan kendini istenmediği bir yerde ne kadar zorlayabilir ki? Ben Elif’i sevdim, Murat’ı sevdim, Zeynep’i de kabullenmeye çalıştım. Ama bazen, ne yaparsanız yapın, karşı tarafın kalbinde size yer yoktur.
Şimdi, Elif’in sesi hâlâ kulaklarımda: “Anneanne, neden sen hiç gelmiyorsun?” O sorunun cevabını ben de bilmiyorum. Belki de bu hikâyede suçlu yoktur. Belki de hepimiz, kendi korkularımızın, kendi geçmişimizin esiriyiz. Ama bir büyükanne olarak, torunuma sarılamamanın acısı, hiçbir şeye benzemiyor.
Sizce, gerçekten suçlu ben miyim? Yoksa bu hikâyede herkesin biraz payı var mı?